Son Akşam Yemeği – Çağlayan Güneş

“E, insaf be kadın! Kuruttun gene cânım sucukları!”

“Ben bu kadarını becerebiliyorum. Çok biliyorsan gel kendin yap!”

Babam, kestiği sucuk dilimlerinin inceliğine bakmadan söylenip duruyordu.

“Sucuğun kilosunun kaç para olduğundan haberin var mı senin?”

“Orasını ben bilmem!”

“Bilmezsin tabii, nerden bileceksin ki? Bütün gün televizyonun karşısında…”

Babamın yersiz cesareti takdire şayandı. Annem, sucukları çevirdiği çatalı tehditkâr bir tavırla lavaboya fırlatınca, babam haddini aştığının farkına varıp acil durum planını devreye soktu.

“Özür dilerim karıcığım.”

Sürekli didişmelerini kafam kaldırmadığından, babama her tartışmanın sonunda özür dilemesini ben tembihlemiştim. Şakayla karışık verdiğim bu tavsiye, tuhaf bir şekilde işe yarıyordu doğrusu. Çoğunlukla tabii…

Annem hırsını alamamıştı. “Sen de aptal aptal sırıtıp durma öyle. Şu ikinci çekmeceden nihaleyi getir, koy masanın üstüne!” diye bana sardı. Böylece annemin gazabından ben de payıma düşeni almıştım.

Yok sucuklar kurudu, yok yumurtalar katı oldu, yok çaylar demli koyuldu derken, bir hengâme içinde nihayet pazar kahvaltısına oturuldu. Öyle acıkmıştım ki yağ birikintisi içinde mahsur kalmış, fakat hâlâ yenilebilir haldeki sucukları mideye indirmek için tavanın kapağını kaldırdım. Taze ekmeği yağına bandırıp itinayla aldığım kararmış sucuğu tam afiyetle ağzıma atacakken babamın, “Akşam yemeğini dışarıda yiyelim mi?” teklifiyle öylece kalakaldım.

Annem kendini tutamayıp, “Hayırdır, hangi dağda kurt öldü?” diyerek lafı babamın ağzına tıkayıverdi.

“Ne var canım, şöyle ailemizi alıp güzel bir yemeğe gidelim dedik, fena mı ettik? Sana da ne yapsak yaranamıyoruz ha!”

“Çok duyduk bunları!” dedi annem, “Sonu hep mutfakta, ocağın başında bitti. Bu masallara karnım tok artık.”

Zavallı kadıncağız, babamdan tamamen ümidi kesmişti.

Babam dirseklerini masaya dayadı. Kollarını kavuşturdu. Öne doğru eğilip anneme, “Bil bakalım bugün günlerden ne?” diye sordu. İşler gittikçe ilginç bir hal alıyordu. Annemin yüzünde, günün anlam ve önemine dair hiçbir fikri olmadığını, olsa bile zerre umursamadığını belli eden, kayıtsız bir ifade vardı. “Neymiş?” diye karşılık verdi yarım ağız.

“Evliliğimizin yirminci yıldönümü tabii ki!”

Babamdan beklenmedik bir incelik, afallatan bir cevap. Annem ağzına attığı ekmek parçasını bir süreliğine çiğnemeyi kesmiş, gözlerini tabağındaki zeytin çekirdeklerine dikip derin düşüncelerin sessizliğine bırakmıştı kendini. Yutkundu. Gözbebekleri irileşti. Çayından büyükçe bir yudum aldı. Kursağında kalan lokmasını güçlükle yuttu. Yazık, kadının az kalsın yüreğine inecekti. Şaşkınlıktan babamın ağzından çıkan son cümleyi soru biçimine getirip yavaşça tekrarladı.

“Evliliğimizin yirminci yıldönümü mü?”

Hayret, naylon terliğini gözü döndüğü an ölümcül bir silaha dönüştürebilen bizim duygusuz dişi terminatör meğerse ağlayabiliyormuş. Ne var ki insanın annesini böyle gözyaşı dökerken görmesi… Ne bileyim, kolayca görmezden gelebileceği bir şey değilmiş. Yüreğim burkuldu, boğazım düğümlendi. Kalkıp ona sarılmak, sırtını sıvazlayıp ‘tamam geçti’ demek istedim ama yapmadım, yapamadım. Ah be anne, bu adam sana büyü falan mı yaptırdı, bunca yıl ona katlandın, sabrettin, bir yastıkta kocadın…

* * *

Babam, akşamüstüne kadar hem kendisine hem de annemle bana musallat olup kimsede bir damla huzur bırakmadı. Canı sıkıldıkça evin içinde dolaşıp lüzumsuz yanan ampulleri söylene söylene söndürdü, damlayan muslukların vanalarını kimse açamasın diye var gücüyle sıkıp kapattı, annem duşa girdiğinde banyo kapısına ağzını dayayıp, “Sabunlanırken suyu o kadar açık tutma!” diye kadına tebelleş oldu, tuvaletin önünden geçerken, “Ayakta işeyip etrafa sıçratma!” diye bağırıp yüreğimi ağzıma getirdi. Hatta bir ara kendisi tuvaletteyken beni yanına çağırıp çöp kovasını gösterdi ve tuvalet kâğıdını çok harcadığımdan yakındı. İki, hadi bilemedin en fazla üç parça kâğıtla kıçımı nasıl silmem gerektiğini uzun uzun anlattı. Darlandıkça darladı ve sonunda, “Haydi, gidelim artık!” diye huzursuzlanıp ayaklandı.

Açıkçası, annemle babamın evlilik yıldönümlerini baş başa geçirmelerinin daha doğru olacağını düşündüğüm için bu yemeğe dahil olmak istemedim. Sonuçta çifte kumruların arasındaki romantik bir mevzuydu, öyle değil mi? Ne işim vardı benim yanlarında? Fakat babamın, ölüsünü görmemi ve hatta bilhassa öpmemi adeta bir tehdit unsuruymuş gibi kullanması, bana yemeğe gitmekten başka çare bırakmamıştı.

Annem, yıldönümlerini dışarıda kutlayacak olmanın alışılmadık heyecanıyla düğüne gider gibi süslenmişti. Şakaklarındaki kırlar az biraz artmıştı, ama hâlâ çok güzeldi. Onu öyle süslenmiş püslenmiş karşımda görünce, zihnimde çocukluktan hayal meyal hatırladığım birkaç sahne canlandı. Ben ilkokuldayken annem, öğretmenimle görüşmeye okula geldiğinde, teneffüste arkadaşlarımın onu görüp, “Annesi ne kadar da güzelmiş,” diye kendi aralarında konuştuklarını hayal ederdim. Sanki o da bunun farkındaymış gibi bütün zarafetiyle sınıfın kapısının önünde bekler, beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme belirirdi. Eteğine yapışır, teneffüs bitene dek gitmesine izin vermezdim. Ne tuhaf… Şimdi onu bizim lisenin kapısında beklerken görsem ne tepki verirdim acaba? Bilemiyorum, arkadaşlarımın yanında utancımdan yerin dibine geçerdim herhalde.

Hava, babama arabanın klimasını açtıracak kadar sıcaktı. Normalde kafasına silah dayasanız o klimayı açtıramazsınız. Böyle bir talep karşısında anında kendi tarafındaki camı aralar, “Ohh, mis gibi temiz hava. Ne güzel püfür püfür esiyor,” deyip geçiştirirdi. Söylediğine bakılırsa, klimayı çalıştırdığında araba mazot yakmıyor, amiyane tabirle içiyormuş. Neyse, ailecek bugünün yüzü suyu hürmetine klima havasını solumuş olduk.

Acaba babam nasıl bir restoranda yer ayırtmıştı? Daha önce hiç restoranda yemek yememiştim. İnşallah her yemeğe ayrı çatal bıçak kullanılan o sosyetik, lüks mekânlardan değildir. Öyle ya, işin sonunda rezil olmak var…

Ben, çatalı mı sağ elle tutuyorduk, yoksa bıçağı mı diye düşünürken, babam sert bir frenle mahallenin çıkışındaki bakkalın önünde durdu. Herhalde yine sigarası bitmişti. Kontağı kapatmadı. Annem gözleriyle babamın bakkala girişini takip ederken, “Ne halt yemeye durdu ki şimdi bu?” diye homurdanıyordu. İki üç dakika sonra, babam sol elinde siyah bir poşet, diğerinde hafif kızarmış bir armutla bakkaldan çıktı. Armuttan iştahlı bir ısırık alıp bıyığına bulaşan damlaları elinin tersiyle sildi. Şimdi hapı yutmuştuk işte. Restorana gidene kadar ağzından binbir türlü gıcık ses çıkararak dişlerinin arasında kalan artıkları abuk sabuk dil hareketleriyle çıkarmaya uğraşacaktı. Armuttan geriye kalan kurumuş sapı camdan dışarı fırlatıp elindeki poşeti anneme uzattı.

“Şunları çantana koyuver, ılımasın.”

El frenini indirip gaza yüklendi. Poşetteki şişelerin şıngırdaması bir süre arabanın içinde yankılandı. Allah’ım bu şıngırdama sesi! Zihnim, bir dejavu bulanıklığında, hafızamın derinliklerinden bölük pörçük sahneler yakalıyordu. Yo, yo, yoo! Hayır, bu imkânsız!.. Sanmıştım ki güzel bir restorana…

Annem kucağında rengârenk çiçekler olması gerekirken, simsiyah naylon bir poşetle apışıp kalmıştı. İkimiz de nasıl bir oyunun içine düştüğümüzü idrak etmeye çalışıyorduk.

“Bu ne şimdi?”

“Ne, ne?”

Annem poşeti kaldırıp babamın suratına doğru salladı. Şişeler kulak tırmalayıcı bir gürültüyle şıngırdamaya devam ediyordu.

“Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Bunlar ne diye soruyorum sana!”

“Haa, onları mı soruyorsun? Ben de diyorum, bu kadın sabahtan beri ne diyor? E, akşam yemeği için aldım işte onları. Öbür türlü restoranlar çakallık yapıp içecekleri pahalıya satıyorlar. Enayi mi yazıyor benim alnımda? Kendimi göz göre göre düdükletir miyim hiç? Oh ne âlâ memleket! Bu devirde para kolay mı kazanılıyor? Çoluğumuzun çocuğumuzun rızkını…”

Hep aynı terane!

Eğer babam bir konuda haksızsa kimse onu susturamazdı. Tartışmanın aleyhine dönmemesi için çenesinden geleni ardına koymaz, icabında karşısındakini dinden imandan çıkarana dek zırvalamaya devam ederdi.

Annem, elbisesiyle aynı renkteki mavi taşlı kolyesini, küpelerini çıkarıp çantasına koydu. “Yeter!” diye haykırdı, “Dinlemek istemiyorum artık.”

“Özür dilerim karıcığım.”

Annemin ümitleri boşa çıkmış, hayalleri suya düşmüş, dünyası başına yıkılmıştı. Oysa babam, daha dört beş saat öncesine kadar nasıl da bizi restorana götüreceğine inandırmış, yüreğimize ümit kırıntıları serpmişti. Böyle bir ters köşe yapacağını tahmin etmeliydik, hiç bilmediğimiz bir ritüel değildi bu. Kırk yılda bir de olsa yemeğe, alışveriş merkezinin üst katındaki dükkânlara gittiğimizde mutlaka öncesinde bakkala uğrar, yapma etme dememize rağmen içecekleri alırdı. Ama sabahleyin sofrada öyle evlilik yıldönümü, güzel bir yemek falan deyince… Belki de… belki de ona inanmak istediğimiz için kendimizi kandırmıştık. Beklenti ve hüsran… Mevzubahis babam olduğunda eşanlamlı iki sözcük gibiydi.

Arabayı alabildiğine bir sessizlik kaplamış, babamın ‘kimse bizi kazıklayamaz’ sırıtışı, annemin ‘tüh, boyun devrilsin e mi’ bakışıyla restoranın, yani daha doğrusu alışveriş merkezinin yolunu tutmuştuk.

* * *

İğne atsan yere düşmez bir kalabalık vardı içeride. Sıcaktan bunalan insanlar bir nebze serinleyebilmek için soluğu alışveriş merkezinde almış, ışıltılı camekânlardaki vitrin mankenlerinin cansız bakışları altında vakit öldürüyorlardı. Aslında ben de okulu kırıp arkadaşlarımla burada saatlerce aylak aylak dolanmaktan, hiçbir zaman sahip olamayacağım ayakkabılara bakıp mahalle maçlarında attığım gollerin hayalini kurmaktan keyif alırdım. Fakat annemin çantasındaki naylon poşetin varlığı ve düğüne gidiyormuşum gibi iki dirhem bir çekirdek giyindiğim cafcaflı takımın aykırılığı buna engel oluyordu.

Yemek katına çıktığımızda bizimkileri nispeten tenha bir yere oturtabilseydim, hiç değilse kalabalıktan uzak, sakin sakin yemeğimizi yiyebilecektik. Ancak babamın parmağıyla kalabalığın ortasındaki boş bir masayı işaret edip, “Siz şuraya oturun, ben birazdan geliyorum,” demesiyle kurduğum basit plan suya düşmüştü. Kader, daima insanın planlarını boşa çıkarmanın bir yolunu buluyordu. Artık millete rezil kepaze olma ihtimalim, babam arabayı yıkadığında yağmur yağma ihtimalinden çok daha yüksekti. Kaldı ki arabasını her yıkadığında, mutlaka gökten rahmet inerdi.

Babam, ne yemek istediğimizi sorma gereği bile duymadan yiyecekleri sipariş etmeye gitmişti. Şeytan aklımı çelmeye çalışıyor, dışarıdan gizlice içecek soktu diye onu görevlilere şikâyet edip ele vermem konusunda beni kışkırtıyordu. Annem tepkisizdi. Gözlerindeki, öfke, üzüntü yahut pişmanlık değildi. Düpedüz hayal kırıklığıydı. Evliliğinin yirminci yıldönümünü kıytırık bir alışveriş merkezinin üst katındaki yağ lekeli bir masada, havaya karışmış envai çeşit yemek kokusunun arasında kutlayacak olmanın hayal kırıklığı…

Babam masaya yaklaşırken, kaşı gözü ayrı oynamak deyiminin mecazi anlamını unutturan birtakım acayip hareketlerle anneme çantasını işaret ediyordu. Kadıncağız babamın bu çılgınca çırpınışlarını çözümlemekte güçlük çekince, babam durumu tek kişilik gösteriye çevirdi. Usta tiyatroculara taş çıkartırcasına bir gözüyle anneme bakıyor, diğeriyle çantayı işaret ediyor, annemse patlamaya hazır saatli bombadan farksız bir sakinlikle başını iki yana sallayıp ‘ya sabır’ çekiyordu.

Çantasından zar zor çıkardığı naylon poşeti, etrafı iyice kolaçan ettikten sonra masanın altından gizlice uzattı. Babam, poşeti alırken yaptığı lüzumsuz hareketlerle öyle dikkat çekiyordu ki daha şişeler sahneye çıkmadan, keşke yer yarılsa da içine girsem diye ezilip büzülüyordum.

Babamın rahatlığı ve umursamaz tavırları, insanı çileden çıkaracak derecede abartılıydı. Her çıkan seste insanların yadırgayan bakışlarını üzerimde hissediyordum. Bir yandan naylon poşetin asap bozucu hışırtısı, diğer yandan cam şişelerin gürültülü şıngırtısı onu giderek daha neşelendiriyordu. Sanki yaşı ilerledikçe utanma duygusunu yitirdiğini, çocuklaşarak herkese gösterme çabasındaydı. Şişeleri poşetten çıkarırken kendince ufak şovlar sergiliyor, sıcaktan papazın vaftiz suyuna dönmüş içecekleri, kovboy filmlerindeki yabancılardan hazzetmeyen suratsız barmenler gibi masanın üstünden kaydırarak yolluyor, böylelikle bilinçaltıma temel atıp travmalarıma kaçak kat çıkıyordu.

Dilek kapılarının ardına kadar açık olduğu ve ne istediğinize dikkat etmeniz gereken bazı anlar vardır. Ben de alt tarafı, bu berbat günün bir an evvel bitmesini istemiştim. Bu zararsız ricamın, ömür boyu unutulmayacak bir hadiseye dönüşebileceği kimin aklına gelirdi ki?

Babam hünerlerini beceriksizce sergilerken, nihayet şişelerden biri, artık nasıl olduysa, maruz kaldığı muameleden kurtulmayı başarıp elinden fırlayıverdi. Durumu kurtarmak için davranıp yakalamaya çalışsa da, bu beyhude çabası şişenin daha beter hızlanmasına ve rotasının yan masaya doğru sapmasına yol açmıştı.

Maaile nefesimizi tutmuş, pimi çekilmiş el bombası gibi havada süzülen şişeyi takip ediyorduk. O kısa süre içinde, babam elde ettiği kârın avuçlarından kayıp gidişini kaygılı gözlerle seyrederken, ben birazdan kopacak rezalete tanık olmamak için tuvalete kaçmanın planlarını yapıyordum. Annem, bardağı taşıran bu son damlayı babamın burnundan getirebilmek için, heybesindeki özlü hakaretler sözlüğünden en kallavi ve okkalı olanlarını seçmiş, dilinin ucunda demlensin diye bekletiyordu.

Kıpırdayamıyordum. Savaşın ortasında, çapraz ateş arasında kalmış acemi asker gibi taş kesilmiştim. Zaman sanki daha yavaş akıyordu. Cam şişe, yan masadaki olan bitenden habersiz iştahla hamburgerlerini tıkınan baskül ailesine doğru doludizgin ilerlemekteydi. Derken masadaki çocuklardan biri, üzerine gelen tehlikeyi fark edip boğazını yırtarcasına bir dehşet çığlığı kopardı.

Çocuklar ellerini yüzlerine siper etmiş, korku içinde çarpışmayı bekliyorlardı. Babaları dev cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle yaklaşan cam şişeye hamle yaptı. Vaktinde müdahalesi, olası bir felaketi bertaraf etmiş, fakat şişenin masanın üstüne düşüp büyük bir gümbürtüyle patlamasına engel olamamıştı. Adam çocukları kurtarayım derken koca kıçıyla oturdukları masayı da devirince, ortalık bir anda aksiyon filmlerindeki silahlı çatışma sahnelerine döndü. Boş mermi kovanları yerine kızarmış patatesler sağa sola savrulurken, kan yerine soğuk içecekler ağır çekimde etrafa saçılıyordu.

Annem, orada bulunanların şaşkın bakışları arasında açtı ağzını yumdu gözünü.

“Nedir bu senden çektiğim, ha? Bıktırdın artık, BIK-TIR-DIN! Sesim çıkmadıkça hepten gemi azıya aldın. ‘Tamam’ diyorum, ‘uslanır’ diyorum, ama yok! Koca adam, bizi düşürdüğün hale bak. Yaşından başından da mı utanmıyorsun? Tüh senin sıfatına! Yazıklar olsun!”

Büyük patron kontrolü ele almış, ağzından tükürükler saçarak babamın yerlerde sürünen haysiyetini büsbütün kevgire çevirmişti. Babamsa sesini kısıp boynunu bükmüş, süklüm püklüm duruyor, annemin yağdırdığı hakaretler karşısında yalandan bir mahcubiyetle kıvrım kıvrım kıvranıyordu.

Zavallı adam… Gerçi, babama her şey müstahaktı, çoktan hak etmişti bunu.

Yan masadaki yağ tulumu olayın şokunu atlatır atlatmaz aramıza katıldı ve annemden bayrağı devralarak babama veryansın etmeye başladı.

“Beyefendi,” dedi, “Siz aklınızı mı kaçırdınız, ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Ya çocukların başına bir şey gelseydi, n’olacaktı o zaman? Kim verecekti hesabını?”

Babam işi pişkinliğe vurarak, “Olur böyle şeyler, kazadır nihayetinde. Şakalaşıyorduk benim oğlanla. Öyle bir anda elimden… Ufaklıklarda bir sıkıntı yok ya?” deyip sıvama faslına geçmiş, özrü kabahatinden büyükler kervanına katılmıştı.

Çevredeki herkes yemeyi içmeyi bırakmış, meraklı gözlerle bizi seyrediyordu. Alelacele toparlanıp tanıdık birileri var mı diye panik halinde etrafa göz gezdirdim. Verilmiş sadakam varmış, kimseye rastlamadım. Tam yetkili mercilere şükürlerimi iletecektim ki kalabalığın arasında Gizem’in elinde torbalarla utanç mahalline doğru salına salına yaklaştığını gördüm. İşte o an, bırak dilenciye sadaka vermeyi, daha önce kimseye borç para bile vermediğimi hatırladım.

Ah be Gizem…

Gizem, henüz kendisinin haberi olmasa da zamanı geldiğinde bütün cesaretimi toplayıp onu ne kadar sevdiğimi söyleyeceğim peri kızı. Eğer tokat yemeyip ilân-ı aşkıma devam edebilirsem, içimi titreten gamzeli gülüşüyle rüyalarımı nasıl süslediğini, sınıfta yanımdan geçerken saçlarının bebek şampuanı kokusuyla nasıl sarhoş olup başımın döndüğünü, onu düşleyerek nasıl otuz iki dişimi birden sergileyerek sağa sola şapşal şapşal gülücükler saçtığımı anlatmak niyetindeyim.

Kalbim, Gizem’i görmenin heyecanı ve onun beni görebilme ihtimalinin korkusuyla gümbür gümbür çarpıyordu. Beni böyle görürse, o saatten sonra hem büyük aşkımızı hem de doğmamış evlatlarımızı unutsam yeriydi.

Ne yapacağımı şaşırmış, bilinçsizce sağa sola bakınıyor, bu dertten kurtulmak için bir çıkar yol arıyordum. Beynim yaşanabilecek tüm ihtimalleri hızla analiz ediyordu. O hengâmede babamın başında tatava yapan akordu bozuk su aygırına bir anda sarılıverdim. Telaştan saklanacak daha iyi bir yer bulamamıştım.

Vücudu pelüş pandalar kadar yumuşacıktı. Adamla tuhaf bir yakınlık kurmuş, iri bedenine, çıkmayan inatçı yağ lekesi gibi yapışmıştım. Herif haliyle niyetimi yanlış anlamış, sarılmamı bir tehdit olarak algılamıştı. “Bıraksana lan! Heyy! Sana diyorum!” diye yaygarayı bastıkça, daha sıkı sarılıyordum herifçioğluna. Gösteri maçına çıkmış kung fu ustası ile sumo güreşçisi gibiydik. Beni öyle sarsıyordu ki bir o tarafa, bir bu tarafa savrulup duruyordum.

Birdenbire kolumda korkunç bir acı hissettim. Baktım, yarım dünyanın nemrut karısı, beni adamdan ayırmak için bir yandan kolumu çekiştiriyor, bir yandan da etimi kıstırıp çimdikliyordu.

“Ahh! Gözünü seveyim teyze dur, n’apıyorsun?”

“Evladım, bıraksana kocamı! Heyy, kime söylüyorum, duymuyor musun? Vallahi etlerini kopar…”

PATTT!.. KÜTTT!..

Kadın daha lafını bitirmeden, annem Hızır gibi imdadıma yetişmiş, Allah yarattı demeden gâvur ölüsü çantasını kadının kafasına geçirmişti. Besbelli, babamdan alamadığı hıncını kadından çıkaracaktı. Kısa bir an için annemle göz göze geldik. Başta, “Oğlum, korkma ben varım!” dercesine bana baktığını düşünsem de akabinde bunun, “Seninle evde görüşeceğiz!” demek olduğunu gözlerinde çakan şimşeklerden anlamıştım.

O esnada babam, ortalığın iyiden iyiye panayır yerine döndüğünü görünce, kendisinin de harekete geçmesi gerektiğine kanaat getirip annemle kadını ayırmaya, daha doğrusu kadını annemin elinden kurtarmaya karar verdi.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, herifin semirmiş veletleri de olaya dahil oldu. Ufak olanı ağlayıp zırlamaktan kızarmış gözlerini üzerime dikmiş, burnundan üst dudağına doğru incelerek süzülen sümüğünü çeke çeke yaklaşıyordu. Gözünü kan bürümüş veledin hali hal değildi. Eğer elimi bırakıp müdahale edersem, adam beni rodeo müsabakalarındaki azgın boğalar misali üzerinden fırlatıp atacaktı. Çocuk, içinde bulunduğum bu zor durumu sezmiş olmalı ki ağzını usulca yaklaştırıp dişlerini kerpeten gibi acımasızca kenetledi bileğime. Dayanılabilecek bir acı değildi. Tek kolumu çözüp veledi ittirmemle yüzükoyun yere kapaklandı. Gördüğüm son sahne, küçük şeytanın suratına sirayet etmiş o pis sırıtışıydı.

Adam boşluğu fırsat bilip beni öyle bir savurdu ki havada süzülmeye başladım. İşte hayatımın aşkıyla ilk bakışmamız o kısacık sürede gerçekleşti. Gerçi hiç böyle hayal etmemiştim, ama olsun. Büyülü bir andı. Parmak uçlarım karıncalanmış, dizlerimin bağı çözülmüş, ayaklarım yerden kesilmiş… Pardon pardon, zaten hali hazırda uçuyordum değil mi?

Seni seviyorum Gizem…

Elveda Gizem…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Hatice Tosun, Duygu Terim’in “Aslında Her Şey Yolunda” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@htc.tsn
@duyguterimm
@notoskitap
...

Patricia Engel’in “Aida” isimli öyküsü Zeynep Rade çevirisiyle Yazı Işleri’nde.

Link bağlantıda.

@patricia__engel @zeyneprade
...

Gizem Eroğlu, Sergey Arno’nun “Kapılar” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde.

@gizemm.eroglu
...

Taner Gülen, “Veçhe Farkı” isimli yeni denemesiyle Yazı İşleri’nde.

“Onca şahesere rağmen yazmayı sürdürürüz. Bir yere varmayacağını bildiğimiz bir devamlılığın eline bırakırız kendimizi. Eğer tersi geçerli olsaydı Shakespeare’den, Dostoyevski’den, Kafka’dan, Joyce’tan sonra hiç kimse kalem oynatmaya, tek bir laf etmeye kalkmazdı.”

Bağlantı profilde.
...

Yavuz Yavuzer, yakın zamanda Sel Yayınları’ndan yayımlanan “Âlemciler” isimli öykü kitabının yazarı Zafer Doruk ile söyleşti.

Link bioda.

@zaferdoruk421 @1yavuzyavuzer @selyayincilik
...

Lydia Davis’in yeni kitabı Our Strangers’tan kadınlığın aşamaları ve bir kız çocuğundan bir kadına dönüşmenin kafa karıştırıcılığı üstüne bir yazı, “Hayatımdaki Yeni Şeyler” Yazı Işleri’nde. Müge Oskay çevirdi.

Bağlantı profilde.

@mugeoskay
...

Deniz Büyükbozkırlı, “Yalnızlara Özel Menemen” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

“Menemenimi sahanıyla televizyon karşısındaki sehpaya taşıyorum. Ekranda adamın biri atölyesinde eyer yaparken atının geçirdiği kazayı, bacağındaki yarayı anlatıyor. Dünyaya at olarak gelmek ister miydim? Sağlam bir çifte atıp dört nala kaçmak? Aklım hep başka yerde, hep yanlış yerde…”

Link profilde.

@denizaybozkir
...

Şenay Eroğlu Aksoy, Boşluğun Kıyısı isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@senay.eroglu.aksoy
...

Salihcan Sezer, Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Gölgeli Muhabbetler” üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nden okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@monbey
@canyayinlari
...

Senem Balaban, Olive Senior’ın “Lolipop” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde. 📌

@sen_emba_laban
...

Fırat Yılmaz, “Bamyasker” isimli yeni öyküsüyle Yazı İşleri’nde.

“Bamyaskerler hepinize söylüyom. Düzgünce diziliverin bakalım şimdi. Sen büyük bamyasker! Senin görevin en son kurumak. Sen kuruyunca tüm hepiniz kuruyacak. Öyle gelip, toplucam sizi. Oldu mu? ... Oldu komutanım Samet Paşa!”

Link bioda.

@firatyilmaz12
...

Yakın zamanda YKY’den yayımlanan “Ustam Diyorum Öldü” adlı kitabının ardından Makbule Aras Eyvazi ile Yavuz Yavuzer söyleşti. Link bioda.

@arasmakbule @1yavuzyavuzer @yky_yayinlari
...

Zeynep Rade`nin çevirisiyle "Bir Biyografi Yazarına Mektuplar - Joyce Carol Oates" şimdi Yazı-İşleri`nde. Link profilde. 📌
@zeyneprade
#birbiyografiyazarınamektuplar
...

Gülcan Ayral, Erkan Karaaslan’ın “Kaplumbağalar Ölmesin” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@erkan__karaaslan
@gulcanayral
@selyayincilik
...

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close