Nasır – Duygu Değirmenci

“Teyzemi ne zaman elinde bıçakla görsek kaçacak delik arardık, hatırlar mısın Vildan? Ha ha hayy ne günlerdi ama…”

Leyla bir kahkaha patlattı. Elini baldırına vurdu. Ayaklarını poposunun altına sıkıştırdı. Onun eğlendiği şey, benim travmalarla geçen çocukluğumdu. Gözlerimi devirdim. “Bayılıyorsun şu muhabbetleri açmaya.”

“Ay ne var be. Valla sırf, teyzem bu gece ne olay çıkaracak, diye sizde kalıyordum. Sayesinde hayatımızda azıcık aksiyon oluyordu. Fena mı? O boktan çocukluğuma dair hatırladığım en eğlenceli anılar bunlar.”

“Leyla, sen ciddi misin?”

“Öf Vildan, biraz eğlensen, hafife alsan, geçti gitti desen, üzerine goy goy yapsan ölür müsün? Eşşek kadar insanlar olduk. Her şeyin abartı. Surata bak. Kaşlarını az daha yukarı kaldırırsan saçlarınla birleşecekler. Tabii ya, sen ondan böyle kırış kırışsın. Az mimik yap.”

Kollarıma yayılan uyuşma, parmak uçlarımın buz kesmesi, aniden ayağa fırlayıp Leyla’yı yaka paça, sırtından itekleyerek kapı dışına atmam, portmantoya astığı cart pembe montuyla, üzerinde Hades figürünün olduğu çantasını üzerine fırlatmam, hepsi birkaç dakika içinde oldu. Rahatlamıştım. Ellerimi havaya kaldırıp kapıya doğru salladım. “Densiz, düstursuz, neymiş, dobraymış. Ulan bu dobralık mı? Sen salaksın. Kırkı devirmiş koca kadın, yok Tazmanya canavarlı telefon kılıfları, yok Hades’li çantalar… Yüzüne kapıyı kapatıyorum hâlâ ‘Ay çok ayıp ama, aşk olsun…’ diyorsun. Manyak. Manyak!”

“Vildan. Vildancığıııım. Ne bileyim bu kadar kızacağını. Ay senin annense benim de teyzem canım. Eski günleri yâd edelim dedim ne var bunda. Hadi aç kapıyı. Sen de amma alıngan oldun. Vildan, orada mısın? Açsana kız. Vildaaan…”

“Vildanlar sıçsın ağzına Leyla. Defol git şurdan.”

“Aynı teyzeme benzedin ha. Lafa bak. Ne ayıp. İstersen bir de bıçak kap mutfaktan tam olsun.”

“Habire teyzem diyip duruyor bak… Fena fikir değil aslında. Seni şurada âleme ibret olsun diye karpuz gibi ikiye yarardım ben ama psikoloğuma ayıp olur.”

O, kapının bir tarafında, ben diğer tarafında, tartışmaya devam ediyorduk.

“Vildancığım, çayım buz oldu senin yüzünden. Uzattın ama. Açsana.”

“İnna sabirin. Git ulan evine.”

“Gidemem.”

“Niye?”

“Sabri beni evden attı.”

Şaşırmıştım. Kapının karşısındaki duvara yapıştırılmış boy aynasında kendimle karşılaştım. Sinirden gözlerime kan oturmuş, saçlarım havaya kalkmış, gözeneklerimden ter fışkırmıştı. Dudağımla burnumun arasındaki boşlukta asılı duran ter damlacıklarını sildim. Derin bir nefes aldım. Kapıyı araladım. Leyla, merdivene oturmuş, kucağına sıkıştırdığı montuna ve çantasına sarılmış, bakışlarını yavru köpek gibi yüzüme dikmişti. Aralıktan burnumu çıkardım.

“Ne demek Sabri beni evden attı?”

“Attı işte.”

“Çocuklar?”

“Onlar da istemiyorlar beni.”

“O ne demekmiş ya? Ne yaptın?”

“Sabri’yi bıçakladım.”

“Neeee! Nasıl bıçakladın? Yaşıyor mu? Neresinden bıçakladın?”

“Yaşıyor. Serçe parmağından.”

“Elinden?”

“Ayağından.”

“Dalga mı geçiyorsun?”

“Hayır. Ciddiyim. Ayağının serçe parmağından.”

“Adamın ayak parmağını nereden buldun?”

“Ağzıma soktu.”

“Yemin ederim hiçbir şey anlamıyorum, sen iyice…”

“Dur ama dur. Saydırmadan önce bir sor, niye yaptın diye.”

“Yani… İnanamıyorum sana, niye?”

Kucağındaki montla çantayı yere bıraktı. Sırtı dikleşti. Anlatısını canlandırmak için hazırlandı. Kollarını teslim oluyormuş gibi kaldırdı. “Bak şimdi. Sabah kalktım tamam mı, ay bir keyfim yerinde, şarkılar, türküler, halay çekiyorum yumurta haşlarken…”

Halay çekişini anlatırken, sanki elinde mendil varmış gibi parmaklarını birleştirip havada birkaç tur sallayan, başını yana eğip oturduğu yerde hafifçe seken ve o anı yeniden yaşayan Leyla’yı izlerken dudaklarımın yukarı kıvrıldığını hissettim. Gülmeme engel olamıyor, olamadıkça kendime kızıyordum.

“Ne gülüyorsun, ciddi bir şey anlatıyorum şurada.”

“Çok gerizekâlısın, geç içeride anlat.”

Kapıyı ardına kadar açıp bir adım geri çekildim. Dudağını aşağı sarkıttı, gözkapaklarını Türkan Şoray edasıyla yarıya kadar indirip omzunu silkti.

“Sen demin beni kapı dışarı etmedin mi?”

“İyi Leyla, sen bilirsin.”

Tam kapatacak gibi bir hamle yapmıştım ki oturduğu yerden kendini öne doğru attı.

“Tamam tamam şaka yaptık be. Aman. Çekil.”

Penguen misali, bir sağa bir sola sallanarak salona geçti. Oturdu. Göbeğinin üzerine düşen memelerini elleriyle kaldırıp bluzunu altlarına sıkıştırdı.

“Ee ne diyordum, hah kahvaltı.”

“Bekle, bir kahve yapıp geleyim de öyle anlat.”

“İyi hadi.”

Leyla, benimle göz göze gelmemek için özel bir çaba harcıyordu. Şu an burada olmak istemiyordu ama gidecek başka bir yeri de yoktu. O, ne kaybettiyse densizliğinden kaybetmişti. Dobralık kılıfına soktuğu şey nobranlıktı. Ve zamanla etrafında kimse kalmamıştı. Ağzını açtıktan bir süre sonra, her defasında kırılan kalpler, asılan yüzler ve öfkelenen bakışlarla karşılaşırdı. Farkındaydı farkına olmasına ama bununla besleniyordu. Önceleri ben de ‘elinde değil herhalde,’ diye düşünüyordum ama hayır, elindeydi. Açık aramak, eleştirmek, yermek… Ağzından tek güzel söz çıkmaz, herkese akıl verir ve hep olmamışı işaret ederdi. İnsanlar bir süre sonra ondan uzaklaşmaya başladığında da oturur, haftalarca arkalarından konuşurdu. İçten içe bu duruma üzüldüğünü bilirdim ama kendini mağdur olarak görmesi ona tuhaf bir haz veriyordu. Artık benim de tahammülüm kalmamıştı. Her ne kadar benim annem onun teyzesi olsa da ve aynı çocukluğu yaşamış olsak da, Nasır Hanım’la ilgili tek kelime duymak istemiyordum. O hatıralardan sıyrılabilmek, bende yarattığı kesikleri iyileştirebilmek için senelerdir gördüğüm tedaviler, Leyla’yla her yan yana geldiğimde, hep en başa sarıyordu.

Annemden kurtulabilmek adına, beni de hiç düşünmeden terk eden ve kendine yeni bir hayat kuran babam; bir avuç suda, bebek küvetinde boğulan üç aylık kardeşim; onun ölüsünü, minicik bir kefenle kucağıma tutuşturup toprağa koymamı isteyen imam; o günden sonra elinden hiç bırakmadığı bıçakla, önüne geleni doğramak için mahallede adam kovalayan ve her erkeği babam zanneden annem… Bir de tüm bu kaosun içinde, hayatta kalmaya çalışan ben.

Taşmak üzere olan kahveyi fincanlara doldurdum. Salon kapısından girerken duvardaki boy aynasında yine kendime denk geldim. Aynı babama benziyordum. Dışarıdan Sırrı, içeriden Nasır. İnsan evladına niye Nasır ismini verir ki? İşin ilginç kısmı, annem, tam olarak öyle bir kadındı. İsmiyle müsemma… Nasır Hanım. Nurlar içinde uyusun.

Kahve fincanlarını sehpaya koydum. Leyla, bakışlarını yine karşı apartmandaki perdesiz daireye dikmiş, gözlerini kısmış, içerideki hareketi takip ediyordu.

“Taşınalı neredeyse on küsur yıl oldu, şu kadına bir perde takmayı öğretemedik.”

“Rahat bırak insanları. Sana ne? Kendi evi.”

“Ay ne demek kendi evi canım, mahrem diye bir şey var. Bir gün donuyla dolaşır, bir gün on kişi toplanır, bir gün bornozla balkonda yayılır. İş mi tutuyor ne? Sabri’nin de her akşam, sigaraya içmeye çıkıyorum ayağına gözü orada.”

“Sabri Eniştemin mi? Kafayı yemişsin sen. Adamın ağzı var dili yok ya. Bu yüzden mi bıçakladın, anlat.”

“Hah. Onu anlatıyordum değil mi? Yok bu yüzden değil. Hazırladım kahvaltıyı, tek kişilik halay ekibimle, çocukların odasına ayrı, bizim odaya ayrı girdim. Hepsini öpe seve uyandırdım. Azıcık gülümseyin, mutlu kalkın değil mi? Yok. Suratlar beş karış. Öflemeler, püflemeler… Ruhumu emikliyorlar valla.”

Kıkırdadım. “Tövbe tövbe, eee…”

“Masaya kuruldum. Dedim, ‘gelmezseniz gelmeyin ulan,’ mis gibi kaygana yapmışım kız. Pırasalı. Sardım bir tane. Sabri, elinde gri, artık ahı gitmiş vahı kalmış çorabıyla mutfağa girdi. Leş gibi de alkol kokuyor. Belli geceden kalma. Neymiş efendim, bu çorapların hali neymiş, insan yeni bir çorap alırmış, dolaptaki bütün çorapları yırtıkmış… Al kendine beş çift çorap değil mi? Ev bitti, çoluk çocuk bitti, zaten işim başımdan aşkın, bir de bunun çoraplarının peşinde koşturacağım. Oldu.”

“Ne olur adama alıversen birkaç çift çorap? Eline mi yapışır? Şu yan sokaktaki…”

“Ay alamam efendim. Kendi alsın.”

“Üf Leyla. Eee sonra?”

“Bana diyor ki, yok efendim çorapları sıcak suda yıkıyormuşum, kazık gibi oluyormuş. Hayır yani sen nereden biliyorsun? Hayatında kaç kere ne yıkadın? Değil mi? Bir de derece veriyor, otuz derecede yıkayacakmışım. Bak bak bak…”

“E doğru diyor.”

“Vildan, patlatırım kafana şu fincanı ha. O çoraplar güneş altında, balkonda kuruduğu için kazık gibi oluyor. Ben bilmiyor muyum kaç derecede yıkanacağını? Neyse. Sabri çan çan çan tepemde. Ne de güzel uyanmıştım. Kız başladı içeriden çığırmaya, her sabah sürdüğü nemlendiricisi neredeymiş, o bana kaç kere söylemiş, odasına dokunmayacakmışım. Odayı da gör, çingene çerçisinden hallice. Oğlan, öküz gibi sesiyle anneeööö diye böğürüyor. Yeni ergen ya, o sesi bütün mahalle duymalı. Okuldan sonra halı saha maçı varmış, bileğini tutan çorapları neredeymiş… Elimde yarısı ısırılmış kaygana, diğer elimde tereyağ sürdüğüm bıçak, Sabri, inat yapar gibi hâlâ konuşmaya devam ediyor. Çorabı ayağına geçirmiş, küçük parmağı delikten çıkmış, bacağını kaldırmış ağzımın içine sokuyor,

‘Bak bak görüyor musun şunu? Hep böyle. Ayağıma geçirdiğim her çorapta bir parmak dışarıda. Ben nasıl gideyim böyle işe. Yıldım artık. İnsan kocasını yırtık çorapla, tek parmağı dışarıda gönderir mi? Az kadın ol be!’”

“Doğru diyorsun,” dedim, “Göndermez… Fazla o zaman bu parmak sana! ve taak! Bıçağı serçe parmağına saplayıverdim.”

“Neeee!”

Kahveden aldığım son yudumu püskürttüm. Gözlerimden akan yaşları siliyor, gülmemi durdurmaya çalışıyordum. “Ay öleceğim Leyla… Bu parmak fazla mı, dedin, ha ha hhayy…”

“Valla çok pişman oldum sonra. Öyle bir sinirle işte… Hey Allahım. Bu bir haykırdı. O an anladım ne yaptığımı. Çocuklar mutfağa doluştu, ben elimde kahvaltı bıçağı, babalarının ayağı kan içinde, kocaman açılmış gözlerle bana bakıyorlar. Sabri, ayağına peçete sardı. Kanı durdurdu. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Acıyla bir öne, bir arkaya sallanırken ‘Pılını pırtını topla, defol git bu evden,’ dedi. Çocuklar hiç ses çıkarmadı. Ben de nereye gideceğimi bilemedim, sana indim işte.”

“Neyse, çok uzağa gitmemişsin. Bir şey olmuş mudur adamın parmağına?”

“Yok yahu. Biraz derin kesilmiştir en fazla. Olmuşsa da bundan sonra havalı bir ismi olur.”

“Nasıl yani?”

“Parmaksız Sabri… Düşünsene… Kim geliyor? Parmaksız… Ürkütücü değil mi? Uuu… Kim bilir ne tehlikeli adam. Parmağını kesmişler. Nereden bilecekler karısının tereyağ bıçağını sapladığını. Parmaksız Sabri geliyor açılın…”

“Off sus Leyla, başım ağrıdı gülmekten. Sen gerçekten hastasın.”

“Kalayım mı bu akşam burada?”

“Kal.”

“Canımsın, Tereyağ Leyla sana teşekkürü bir borç bilir.”

Böyleydi Leyla, sinirlendirirken güldürür, güldürürken ağlatır, severken ısırıverirdi. O akşam yatağını hazırlamak için misafir odasına geçmiştim ama dayanamadı.

“Vildan be, hiç hazırlama sen o yatağı. Gel beraber bize çıkalım mı?”

“Beni karıştırma Leyla, Sabri Enişte’yle yüz göz olamam. Hem kabahatlisin yani. Sen çık özrünü dile, uzatmaz zaten.”

“Sen öyle san. Şimdi tek gidersem yine kovar beni ama seni kovamaz, hem komşumuz, hem akrabamız hem misafirimizsin. Ben de bu sayede arada kaynarım. Hadi be.”

“Beş dakika durup inerim ama.”

“Tamam, gel de duruma bir bakalım. Bu sefer fazla ileri gittim galiba.”

“Galiba mı?”

“Ay sus, hadi.”

Leyla, rutubet kokan apartmanın içinde, korkak adımlarla, gözü yukarıda, yavaşça merdivenleri çıktı. Terleyen avuçlarında tuttuğu anahtara sıkıca yapıştı. Kapıyı açtı, etrafa bakındı, kimseyi göremedi. Işıkları yaktı. Ayakkabılarını çıkarttı. “Nerede bunlar yahu,” diye söylenerek koridoru geçti. Kızının odasına girdi. Boş. Şakaklarını ovaladı. Oğlunun odasına gitti. Kapının önünde durdu. İki kere tıklattı. Ses yok. Öfkelendi. Gürültüyle kapı kolunu indirdi. Boş olduğunu gördüğü halde odanın ortasına kadar yürüdü. Elleri belinde, sağa sola bakındı. Yerdeki çorapları sistematik bir hareketle aldı. Balkon kapısını açtı. Aşağıya baktı. Bileğini çevirdi, saate göz attı. 20:45. “Allah Allah…” Başı önde, çenesini sıvazlayarak salona geçti. Sabri Enişte, çocuklar, bu saatte dışarıda, görülmüş şey değildi. Pencerenin önünde durdu. Bir süre çiseleyen yağmuru izledi. Sokak lambasının aydınlattığı arnavutkaldırımının parlak taşlarına daldı. Sonra birden aklına dahice bir fikir gelmiş gibi kafasını kaldırdı. Koşarak yatak odasına gitti. Gardrobun kapaklarını açtı. Savurarak kapattı. Tak! Tak! Kızının ve oğlunun odasına koştu. Tek tek onların da dolaplarını açtı. Saçlarını elleriyle iki yandan kavradı. Raflar boşalmış, geride birkaç eski püskü gömlek, elbise, tişört dışında hiçbir şey kalmamıştı. Kesik, acı bir inleme çıktı dudaklarının arasından. Gözleri doldu, çenesi titremeye başladı.

“Vildan, gitmiş ya bunlar. Olabilir mi öyle bir şey?”

“Olmaz canım. Olur mu hiç? Nereye gidecekler? Sabri Enişte gitse…”

“Enişte diyip durma şuna.”

“Yahu ne diyeyim? Senin kız belki kıyafetleri falan elemiştir hı? Biliyorsun, ona geliyorlar ara sıra. Yapıyor ya böyle terelelli şeyler. Eskimiş, küçülmüş ne varsa toplamış işte. Belki alışverişe çıkmışlardır. Sakin. Dönerler birazdan”

“Yok dönmezler. Zaten diyordu Sabri, ‘İyice o deli teyzene benzedin,’ diyordu. Eskimiş, küçülmüş ne varsa bırakmışlar görmüyor musun? Bunlar beni terk etmiş Vildan.”

Omuzları çöktü. Ayaklarını sürüye sürüye holden salona geçti. Sabri Enişte’nin, camın önünde duran, bordo rengi, kolçaklarındaki kumaşları aşınmış berjerine oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini çenesinin altında birleştirdi. Ben de hemen karşısındaki berjere oturdum. Tek kelime edemiyordum. Bir dakika durmayan o kadın, sus pus, şuurunu yitirmiş gibi sokağı izliyordu.

Perdesiz evin ışıkları yandı. İçeride bir hareketlilik oldu. Leyla’nın gözleri yavaşça o tarafa kaydı. Ev sahibi kadın gülümseyerek gelenlere sarıldı. Eliyle masayı işaret etti. Kolonun ardından Sabri Enişte göründü önce, sonra çocuklar. Taşıdıkları valiz ve çantaları salonun bir köşesine bıraktılar. Masaya oturdular. İlk başlarda hafiften tedirgin gibiydiler. Kadının rahat tavırlarıyla beraber canlandılar. Sohbet ettiler, birbirlerini ilgiyle dinlediler; kendi evinde, yemek masasında tek kelime etmeyen, elinden telefonu düşürmeyen kızı, o masada kahkahalar attı. Ağzından kerpetenle laf alınan Sabri Enişte, heyecanla bir şeyler anlattı. Çocuklar onu başlarıyla onayladı. Oğlu, önündeki yemeği, sanki daha önce hiç yemek görmemişlerin iştahıyla yedi. Bir tabak daha ister gibi boş tabağı kadına uzattı. Kadın gülümsedi, kalktı, masanın etrafında dolaşırken elleri Sabri Enişte’nin omzunda, sırtında gezindi. Tabağı aldı, mutfağa geçti. Tencerelerin kapaklarını açtı, ağzına kadar doldurdu. Tam kapıdan çıkacaktı, durdu. Tutuk hareketlerle pencereye döndü. Gözlerini bize dikti. Gülümsedi. Selam verir gibi elini kaldırıp indirdi. İrkildim. Bunu beklemiyordum. Elimle ağzımı kapatıp Leyla’ya baktım.

“Gördün mü sen de?”

“Gördüm.”

Leyla, tek kelime etmeden, hiçbir tepki vermeden onları izliyordu. Kadın mutfaktan çıktı. Salona girdi. Oğlanın önüne tabağı koydu. Başını okşadı ve yerine oturdu. Masanın baş köşesine kurulmuş olan Sabri Enişte, sol yanında oturan kızının yanağından makas alıp, sağ yanında oturan kadına baktı. Minnetle elini elinin üzerine koydu. Birbirlerine gülümseyip yemeklerine devam ettiler. Gözümün önünde oynayan bu saçma filmi hayretle izledim. Leyla buna tek başına şahit olsa, aşağı inip anlatsa, muhtemelen delirdiğini düşünür, asla inanmazdım. Boş gözlerle karşıya bakıyordu. Yanağından boynuna süzülen yaşların farkında değildi.

Dizlerinden destek alarak zorlukla ayağa kalktı. İçeriye gitti. Ekmek bıçağıyla geri geldi. Yemek masasının etrafına sıralanmış sandalyelerden birini sokak kapısının önüne sürükledi ve yüzü kapıya bakacak şekilde oturdu. Bıçağı dizlerinin üzerine, ellerini de onun üzerine koydu. Gözü kapıda, bana bakmadan konuşmaya başladı.

“Biliyor musun Vildan, ben artık teyzemin ne hissettiğini biliyorum. Gerçi çok uzun zamandır biliyordum. Mutsuzluktan. Yalnızlıktan. Yok sayılmaktan. İnsan yerine konmamaktan. Hani sana hep ‘aynı teyzeme benziyorsun,’ diyordum ya, yalandı. Teyzemin sesini kafamın içinde duymadığım tek bir gün yok. Her gün, her gün biraz daha ona dönüşüyorum. Bunu o kadar keskin hissediyorum ki, içimde çoktan tutuşmuş olan bu oku saplayabileceğim bir tek sen vardın. Teyzemden nefret etme olur mu? Ne biçim yıkılmış bir bilsen, sen de delirirsin.”

Bütün vücudum titriyordu. Bu filmi görmüştüm. Bundan sonra yaşanacak her sahneyi ezbere biliyordum. “Leylacığım biraz konuşalım mı?” Yanına yanaştım. Elimi omzuna koydum. Ağır çekimde kafasını kaldırdı. Bakışlarını bana döndürdü. Elimi itti. Sakince ayağa kalkıp kapıyı açtı. Elindeki bıçakla kapının dışını gösterdi. “Şimdi sen evine gidiyorsun. Artık canım konuşmak istemiyor. O devir kapandı. Hadi bakalım, aşağıya. Hadi canım. Aynı film iki kere izlenmez. İyi geceleeer… Hadii…”

DUYGU DEĞİRMENCİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Hatice Tosun, Duygu Terim’in “Aslında Her Şey Yolunda” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@htc.tsn
@duyguterimm
@notoskitap
...

Patricia Engel’in “Aida” isimli öyküsü Zeynep Rade çevirisiyle Yazı Işleri’nde.

Link bağlantıda.

@patricia__engel @zeyneprade
...

Gizem Eroğlu, Sergey Arno’nun “Kapılar” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde.

@gizemm.eroglu
...

Taner Gülen, “Veçhe Farkı” isimli yeni denemesiyle Yazı İşleri’nde.

“Onca şahesere rağmen yazmayı sürdürürüz. Bir yere varmayacağını bildiğimiz bir devamlılığın eline bırakırız kendimizi. Eğer tersi geçerli olsaydı Shakespeare’den, Dostoyevski’den, Kafka’dan, Joyce’tan sonra hiç kimse kalem oynatmaya, tek bir laf etmeye kalkmazdı.”

Bağlantı profilde.
...

Yavuz Yavuzer, yakın zamanda Sel Yayınları’ndan yayımlanan “Âlemciler” isimli öykü kitabının yazarı Zafer Doruk ile söyleşti.

Link bioda.

@zaferdoruk421 @1yavuzyavuzer @selyayincilik
...

Lydia Davis’in yeni kitabı Our Strangers’tan kadınlığın aşamaları ve bir kız çocuğundan bir kadına dönüşmenin kafa karıştırıcılığı üstüne bir yazı, “Hayatımdaki Yeni Şeyler” Yazı Işleri’nde. Müge Oskay çevirdi.

Bağlantı profilde.

@mugeoskay
...

Deniz Büyükbozkırlı, “Yalnızlara Özel Menemen” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

“Menemenimi sahanıyla televizyon karşısındaki sehpaya taşıyorum. Ekranda adamın biri atölyesinde eyer yaparken atının geçirdiği kazayı, bacağındaki yarayı anlatıyor. Dünyaya at olarak gelmek ister miydim? Sağlam bir çifte atıp dört nala kaçmak? Aklım hep başka yerde, hep yanlış yerde…”

Link profilde.

@denizaybozkir
...

Şenay Eroğlu Aksoy, Boşluğun Kıyısı isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@senay.eroglu.aksoy
...

Salihcan Sezer, Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Gölgeli Muhabbetler” üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nden okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@monbey
@canyayinlari
...

Senem Balaban, Olive Senior’ın “Lolipop” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde. 📌

@sen_emba_laban
...

Fırat Yılmaz, “Bamyasker” isimli yeni öyküsüyle Yazı İşleri’nde.

“Bamyaskerler hepinize söylüyom. Düzgünce diziliverin bakalım şimdi. Sen büyük bamyasker! Senin görevin en son kurumak. Sen kuruyunca tüm hepiniz kuruyacak. Öyle gelip, toplucam sizi. Oldu mu? ... Oldu komutanım Samet Paşa!”

Link bioda.

@firatyilmaz12
...

Yakın zamanda YKY’den yayımlanan “Ustam Diyorum Öldü” adlı kitabının ardından Makbule Aras Eyvazi ile Yavuz Yavuzer söyleşti. Link bioda.

@arasmakbule @1yavuzyavuzer @yky_yayinlari
...

Zeynep Rade`nin çevirisiyle "Bir Biyografi Yazarına Mektuplar - Joyce Carol Oates" şimdi Yazı-İşleri`nde. Link profilde. 📌
@zeyneprade
#birbiyografiyazarınamektuplar
...

Gülcan Ayral, Erkan Karaaslan’ın “Kaplumbağalar Ölmesin” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@erkan__karaaslan
@gulcanayral
@selyayincilik
...

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close