Mutluluğa Dair İki Öykü – Sergey Arno

Mutluluğa Dair İki Öykü

Breduha Zopina’nın Klişe Mutluluğu

Dünyanın asla insanların hayal ettiği gibi bir yer olmadığını her daim biliyordum. Benden çok önce birileri onun tam olarak böyle olduğunu çözmüştü. Bunlar insanlığın hayatını kolaylaştırmak için çözüm üreten bilgelerdi; bize neyin kötü neyin iyi olduğunu söylemek, bize yedi nota, yedi rakam vermek, saymayı ve çarpım tablosunu bulmak gibi. Ancak insanlık farklı bir yol izleyebilirdi. Bu yolun tek doğru yol olduğunu kim söyleyebilir?

Bilinmez bir okyanusun içindeyiz ve etrafımızı saran her şey görece. Sokağa çıkıyorum. Bir kadın bana doğru geliyor, “inanılmaz güzellikte.” Herkes bunu doğrular çünkü güzelliğin genelgeçer gerekliliklerinin hepsine sahip. Eğer başka bir yerde başka bir zamanda olsa alay konusu olacak bir ucube olurdu. Oysa burada ve şu anda harika güzelliğiyle beni heyecanlandırıyor ve buna engel olamıyorum çünkü beynimde bilinmeyen bilgelerin yarattığı kadın güzelliği kodu var ve o bütün parametreleriyle buna uyuyor. Gerçi başka bir zamanda yaşasaydım; mesela beş yüz yıl önce ve başka bir yerde aptal suratlı, düşük omuzlu, hastalıklı solgunluğu ve verem kızarıklığıyla şişman bir kadın bende hayranlık ve heyecan uyandırabilirdi, onu arzulardım … ama şimdi değil; kafamda başka bir klişe şekilleniyor.

Adı Breduha’ydı. Kimse babasının ona niçin böyle bir isim verdiğini bilmiyordu. Çünkü kimse babasını tanımıyordu. Sadece iki kez ortaya çıkmıştı. İlki, Breduha’nın müstakbel annesiyle sokakta karşılaştığı ve ona insanların büyük dünyasındaki yalnızlığını anlattığı zamandı; annesi de -kıt akıllı bir kızdı- onun söylemini ciddiye alıp bu yalnız adamı ısınması için yurda getirmiş ve gider borusundan odanın yolunu göstermişti. Breduha’ya hamile kaldığı dönemde, yurt sakinlerinin ahlakı çok sıkı bir şekilde denetlendiği için yatakhaneye yalnızca bir borudan, bodrumdan veya meşakkatli başka bir yoldan girmek mümkündü.

Ne kadar denetleseler de becerememişlerdi; kız çocuğu yedi ay sonra doğdu. Onu doğumevinde tuttular, öleceğini düşündüler ancak doktorların çabaları sayesinde ölmedi. Esas olarak gücünü doğadan alan ücretsiz tıp yine bir mucize gerçekleştirdi ve Breduha hayatta kaldı. İşte o zaman babası ikinci kez ortaya çıktı. Prematüre kızı ve onun annesini doğumevinde buldu, bir hafta yanlarında kaldı, bu yeni insana ismini verdi ve bu sefer sonsuza dek ortadan kayboldu. Kısacası Breduha onunla hiç tanışmadı. Yavaş yavaş büyüdü; hastalıklarla, çocukken idrar kaçırma ve fıtık, sonra böbrek, sonra kalp çarpıntıları, sonra aniden bir sivilce (çıban); o kadar iğrenç, cerahatli ve acı vericiydi ki Breduha korkunç çığlıklar attı, az kalsın komşunun kedisini korkudan öldürecekti; kedi psikolojik travma geçirip fare yakalamayı bıraktı, üstelik ev fare kaynıyordu, her yere koşup her şeyi yiyorlardı.

Breduha büyüdüğünde annesi kızı okula gönderdi ve hemen beden eğitiminden muaf tutuldu. Öğrencilerin en aptalı olduğu için okuldan atılabilirdi çünkü böyle ismi olan bir kız herhangi bir şey öğrenemezdi; neyse ki yasalar öğretmenlerin niyetlerini gerçekleştirmeye izin vermiyordu da bu sayede sekizinci sınıfa kadar gelebildi. Konuları pekiştirmesi için sınıf tekrarı bile yaptırılmadı çünkü pekiştirilecek bir şey yoktu. Her şey ya uykuda olan ya da gelişmemiş zihninin arasından hiçbir şeye dokunmadan geçip gitti. Ne olursa olsun sadece öğretmenler değil, sınıf arkadaşları da Breduha’yı tıbbi anlamıyla olmasa da kelimenin günlük anlamıyla “embesil” olarak adlandırdılar.

Muhtemelen hayatı çocukluğunda çizilen yoldan ilerleyecekti; meslek okulu, sonrasında fabrikada iş, belediyedeki alkolik bir tesisatçıdan çocuk doğurur, hamamda vestiyer, sonra da başka bir yerde temizlikçi olarak çalışırdı. Değersiz hayatını da hiçbir yerde ve hiçbir şey olmadan, emekli maaşından başka hiçbir şey düşünmeden, bu emekli maaşıyla nasıl geçineceğini düşünerek sonlandırırdı.

Ancak hayatta her şey o kadar da basit ve düzgün değildir, üstelik biz de hayatın ortasında başında olduğumuz gibi değiliz. Breduha’yla alay edip sözcüğün gündelik anlamında onu “embesil” sayan başarılı ve üstün başarılı öğrenciler şimdi neredeler? Kimi içe içe ayyaş oldu, kimi hayatına son vermedi ama keder içinde, geleceğe dair hiçbir umut beslemeden, sadece hükümetin ya da cumhurbaşkanının halkı düşünerek maaşları arttırması beklentisinin gerçekleşmesiyle bolluk ve neşe içinde olmasa da muhtaç olmayacaklarını düşünerek yaşamlarını sürdürdü. Breduha’nın kız arkadaşları -onun arkadaşı mı vardı ki- mutsuz ve hayattan hiçbir zevk almadan dünyanın dört bir yanına dağıldılar.

Peki Breduha’nın kaderi nasıl şekillendi?

Kıskanılacak bir kaderi vardı.

Bir akşam Breduha evinin yakınındaki bir bankta oturmuş hava alıyordu; bazen hiçbir şey düşünmeden yoldan geçenleri ve ağaçları izlemeyi seviyordu. Üstelik aylardan hazirandı ve başının üstünde leylaklar açmıştı, bu güzel kokulu bulutların altında yatmadan önce sessizliğin tadını çıkarıyordu. Arkasındaki dallar birden hışırdadı. Gizlice çalıların arasına giren biri leylakları koparıyordu. Breduha korkmadı. Başına kötü bir şey gelebileceğini aklından hiç geçirmediği gibi iyi şeyler gelebileceğini de düşünmezdi. Arkasını dönmeden alacakaranlık sokağa baktı, aniden önünde, kucak dolusu leylakla bir adam belirdi. Çöken alacakaranlıkta yüzünü görmek zordu.

“Sizi gördüm,” dedi adam Breduha’nın önünde durarak, “ve size çiçek vermem gerektiğini, aksi halde ömrümün sonuna kadar kendimi affetmeyeceğimi fark ettim.”

Breduha leylakları sevdiği halde her nedense “Çiçekleri sevmem,” dedi. “Madem kopardınız, verin bari.”

Adam eğildi ve buketi ona uzattı. Yüzü görünür gibi oldu, ancak Breduha hoşlanmadı ondan; çok yakışıklıydı. Kucak dolusu leylağı aldı, banktan kalktı ve eve gitti.

Ancak genç adamın muhtemelen kimyası tutmuş olacak ki çok sık ve tesadüf falan olmadan, kendisini Breduha’nın evinin önünde bulmaya başladı. Ona çiçekler, dondurma, bazen de yoğurt getiriyordu. Yavaş yavaş Breduha bu duruma alıştı. Breduha genç adamın ona kur yaptığını anlamıyordu, büyük olasılıkla genç adam da bunun farkında değildi. Saatlerce bankta konuşmadan oturuyorlardı. Breduha bu durumdan hoşnuttu, genç adamla konuşmak ya da onu dinlemek zorunda değildi; bu hal onun için tüm hallerin en keyiflisiydi, sanki yalnızmış gibi. Genç adam da iyi hissediyordu ancak nedenini kendisi de bilmiyordu. Bildiği tek şey; Breduha’nın yanına oturduğunda başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadığıydı.

Genç adam fabrikada mühendis olarak çalışıyordu ve soyadı Zopin’di, Nikolay Mihayloviç Zopin. Kısa bir süre sonra Breduha’yla yaşamaya başladı ve evlilikle beraber Breduha kocasının soyadını aldı, Breduha Zopina oldu.

Hiçbir zaman hiçbir yere gitmediler, yaşamdan sahip oldukları dışında hiçbir şey almadılar. Sabah olunca Breduha fabrikaya çalışmaya gitti, akşamları sessizce yan yana oturdular … ve keyifleri de yerindeydi.

Mutluluk nedir? Hepimiz biliriz. Ancak çoğunluğun kabul ettiği genel çerçeveden herkesin aklına kazınan belli başlı klişeler vardır; zenginlik, araba, seyahatler, bazıları için güç, şöhret… Breduha Zopina’nın yaşamı bu klişelere hiç uymuyordu. Biz kendi klişelerimizin peşinden koştururuz çünkü bizden önce birileri kabul görmüş değerlere sahip olduğumuzda mutlu olacağımıza, bunlar olmadan mutlu olamayacağımıza karar vermiştir.

Ancak dünya hiç de sandığımız gibi bir yer değil.

 

 

Harfler ve Rakamlar Arasında

“Berbat mı?”

Genç kız benim yanıma yaklaştı.

“Neyi kastediyorsunuz?”

“‘Neyi’ kastettiğimi siz biliyorsunuz.”

“Boğulmayı mı kendinizi asmayı mı düşünüyorsunuz?” Kirli bohçasını daha yakına çekti, Tanrı bilir içinde ne vardı.

“Kendimi vurmayı tercih ederdim ama tabancam yok,” dedim iç geçirerek.

Aniden sordu:

“Mesleğiniz nedir?”

“Yazarım.”

“Şimdi anlaşıldı,” dedi ve yüzünü çevirdi.

“Anlaşılan ne? Ne anlamış olabilirsiniz?” diye meydan okurcasına bağırdım.

“Bütün bu harfler, harfler,” dedi bana dönerek. “Harflerden yalnızca rakamlar iyileştirebilir, başka hiçbir şey değil, yalnızca rakamlar,” sonra da yüzünü çevirdi.

Ona dikkatlice baktım; herhangi birine geçerken bakar gibi sıradan bir şekilde bakıyordum ve birden ilginçleşmeye başladı. Görünüşe göre bir zamanlar ben de bunu düşünmüştüm. Tam olarak bu olmasa da buna benzer bir şeydi.

Kızın kaç yaşında olduğu anlaşılmıyordu ama hoş görünüyordu. Sadece giyimi çok kötüydü; gözüne düşen el örgüsü bir şapka ve onun altından sarkan dolaşık yağlı saçlar, eski püskü bir palto, ellerinde yırtık eldivenler. Görünüşü genç bir kızdan daha çok yaşlı bir teyzeye benziyordu.

Bu kötü giyimli kız, elindeki ıvır zıvırla dolu kirli bohçasıyla gelip yanıma oturana kadar rüzgârlı ve soğuk havada, çocuk parkında bir bankta tek başıma oturuyordum.

“Size göre hangisi daha önemli, harfler mi sayılar mı?” Şapkasının altından su yüzü görmemiş saçlarını kaşıyarak tekrar sordu.

Evet kesinlikle; bir zamanlar bunu düşünmüştüm ama şu anda verecek bir cevap bulamadım.

“Cevap vermek zorunda değilsiniz,” dedi. “Harflerin ne olduğunu bilirim. Beş yüz on dört desem ne cevap verirsiniz?”

Bu soru beni şaşırttı ve düşünmeye başladım:

“…On beş.”

“İki yüz otuz.”

“Yirmi beş.”

“Fena değil,” dedi. “Beş yüz on yedi.”

“On sekiz.”

“Bu da fena değil.” Gülümsedi. Garip bir gülümsemesi vardı, gülümsemeden çok bir sırıtışa benziyordu. Gülümsediğini ben düşünmüştüm ama Tanrı bilir neydi.

İnsanlar hakkında, her zaman olduğundan daha iyisini düşünürsünüz, hatta kötü düşünseniz bile.

Yeşil mantolu, beş yaşlarında bir erkek çocuğu kum havuzuna doğru yürüdü ve yüzünü buruşturarak baktı:

“Şu boktan işe bak! Kum yine gelmemiş!”

Tükürdü ve kaydırakta kaymaya gitti.

“Yazmak mümkün değil, telifler çok az. Harfler artık kimseye sayı getirmiyor, getirse bile bunlarla yaşamını idame ettirmezsin,” dedim. “Yani kendini vurmak daha iyi ama tabanca almak için de rakamlara ihtiyaç var ve onları nereden bulacaksın?”

“Neden özellikle tabanca, kısa ve bilindik olduğu için mi?” dedi ve sıkılarak yüzünü buruşturdu.

“Neden acıyı zamana yayıp hayatı birkaç saate indirgemiyor ve gerçekten dayanılmaz hale getirmiyorsunuz?”

“Neyi kastediyorsunuz?”

“Yani, bilmiyorum. Mesela kazığa oturmak. Birkaç saatlik dayanılmaz bir ıstırap garanti. Ölüm hak edilmelidir.”

Gözlerini hülyalı bir şekilde gökyüzüne dikti.

“Ben hak etmedim mi? Şunu bilin, benim tam on yedi romanım var!”

“Hak etmek başkalarından değil, kendinizden kaynaklanmalı. İnsan uzun yaşadığında, bundan mustarip olduğunda, hayattan dayanılmaz bir şekilde yorulduğunda ölüm kurtuluş haline gelir. İşte o zaman kazığa oturup birkaç saatlik acı çeksen de kazığa oturmalısın. Ölümü kurtuluş ve zevk olarak deneyimlemeli. Oysa pat pat, sıkıcı ve diğerlerine haksızlıktır. Yaşıyorlar, acı çekiyorlar ve hiçbir şey olmuyor. Sizse kendinizi vuruyorsunuz!”

“Kendimi vurmayı gerçekten istemiyorum. Ancak kazık asla bana göre değil,” dedim gözümde canlandırarak.

“Yaaa,” dedi teyze düşünceli bir şekilde. “Hayatım boyunca harflerle rakamlar arasında gidip geldim ve huzur bulamadım. Sizi kıskanmıyorum.”

“Ben de kendimi kıskanmıyorum.”

Sustular.

“Tacik Aşot’un pasaport süresi geçmiş ve ülkesine geri gönderilmiş,” dedi teyze koltukaltını kaşıyarak.

“Bundan bana ne?”

“Yani sınırdışı edilmeyeceksin; sen buralısın.”

Birden nedense “sen” demeye başlamıştı.

“Benim de boş bir ranzam var.” Banktan kalktı. “Bohçayı al, çünkü çok ağır, kollarım kopuyor.”

Teyzenin peşi sıra içinde Tanrı bilir ne olan bohçasını taşıyorum çünkü onunla geçindiğimiz çöplüklere ne atıldığını ancak Tanrı bilir. Terk edilmiş bir fabrikanın bodrum katında yaşıyoruz. Gün boyunca renkli metalleri, teneke kutuları, boş plastik şişeleri, diğer atıkları topluyor ve toplama merkezlerine veriyoruz.

Bodrumumuzda ne ararsanız var. Ne olduğunu ben bile bilmiyorum çünkü insanlar her şeyi atıyor ve biz de bodrumumuza taşıyoruz.

“Yazamamanın,” “ilham gelmemesinin,” “paranın yetmemesinin,” “hayattan memnun olmamanın,” “depresyon ya da sıkıntının” ne olduğunu unuttum. Bazen bir hüzün çöktüğünde ya da kendime acıdığımda yerden yükselen kazığı ve kıçım açık bir halde basamakları çıktığımı hayal ediyorum.

Mutluluğu teyzeyle burada, Tacik Aşot’un yerine geçip harflerle rakamlar arasında kimsenin beni bulamayacağı bir yerde buldum.

 

 

Yazarın Özgürlük ve Kader kitabından yazarın izniyle alınmıştır.

 

Sergey Arno

Rusçadan Çeviren: Gizem Eroğlu

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Hatice Tosun, Duygu Terim’in “Aslında Her Şey Yolunda” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@htc.tsn
@duyguterimm
@notoskitap
...

Patricia Engel’in “Aida” isimli öyküsü Zeynep Rade çevirisiyle Yazı Işleri’nde.

Link bağlantıda.

@patricia__engel @zeyneprade
...

Gizem Eroğlu, Sergey Arno’nun “Kapılar” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde.

@gizemm.eroglu
...

Taner Gülen, “Veçhe Farkı” isimli yeni denemesiyle Yazı İşleri’nde.

“Onca şahesere rağmen yazmayı sürdürürüz. Bir yere varmayacağını bildiğimiz bir devamlılığın eline bırakırız kendimizi. Eğer tersi geçerli olsaydı Shakespeare’den, Dostoyevski’den, Kafka’dan, Joyce’tan sonra hiç kimse kalem oynatmaya, tek bir laf etmeye kalkmazdı.”

Bağlantı profilde.
...

Yavuz Yavuzer, yakın zamanda Sel Yayınları’ndan yayımlanan “Âlemciler” isimli öykü kitabının yazarı Zafer Doruk ile söyleşti.

Link bioda.

@zaferdoruk421 @1yavuzyavuzer @selyayincilik
...

Lydia Davis’in yeni kitabı Our Strangers’tan kadınlığın aşamaları ve bir kız çocuğundan bir kadına dönüşmenin kafa karıştırıcılığı üstüne bir yazı, “Hayatımdaki Yeni Şeyler” Yazı Işleri’nde. Müge Oskay çevirdi.

Bağlantı profilde.

@mugeoskay
...

Deniz Büyükbozkırlı, “Yalnızlara Özel Menemen” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

“Menemenimi sahanıyla televizyon karşısındaki sehpaya taşıyorum. Ekranda adamın biri atölyesinde eyer yaparken atının geçirdiği kazayı, bacağındaki yarayı anlatıyor. Dünyaya at olarak gelmek ister miydim? Sağlam bir çifte atıp dört nala kaçmak? Aklım hep başka yerde, hep yanlış yerde…”

Link profilde.

@denizaybozkir
...

Şenay Eroğlu Aksoy, Boşluğun Kıyısı isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@senay.eroglu.aksoy
...

Salihcan Sezer, Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Gölgeli Muhabbetler” üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nden okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@monbey
@canyayinlari
...

Senem Balaban, Olive Senior’ın “Lolipop” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde. 📌

@sen_emba_laban
...

Fırat Yılmaz, “Bamyasker” isimli yeni öyküsüyle Yazı İşleri’nde.

“Bamyaskerler hepinize söylüyom. Düzgünce diziliverin bakalım şimdi. Sen büyük bamyasker! Senin görevin en son kurumak. Sen kuruyunca tüm hepiniz kuruyacak. Öyle gelip, toplucam sizi. Oldu mu? ... Oldu komutanım Samet Paşa!”

Link bioda.

@firatyilmaz12
...

Yakın zamanda YKY’den yayımlanan “Ustam Diyorum Öldü” adlı kitabının ardından Makbule Aras Eyvazi ile Yavuz Yavuzer söyleşti. Link bioda.

@arasmakbule @1yavuzyavuzer @yky_yayinlari
...

Zeynep Rade`nin çevirisiyle "Bir Biyografi Yazarına Mektuplar - Joyce Carol Oates" şimdi Yazı-İşleri`nde. Link profilde. 📌
@zeyneprade
#birbiyografiyazarınamektuplar
...

Gülcan Ayral, Erkan Karaaslan’ın “Kaplumbağalar Ölmesin” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@erkan__karaaslan
@gulcanayral
@selyayincilik
...

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close