Lolipop – Olive Senior

 

Katie Hanım ile elektrikli süpürge her zamanki gibi boğuşuyor. Cüsseleri birbirine denk; Katie yaşına göre ufak tefek, süpürge ise koca yaşlı bir dev, ağır, dediğim dedik. Katie elektriğe yeni yeni alışıyor, ne zaman bir şeyi prize takacak olsa korkuya kapılıyor. Düğmesini açınca canavar kükrüyor, sarsılarak kontrolden çıkıyor. Bazen Katie’yi ağlatıyor. Ama Katie vazgeçmiyor. Zamanının büyük kısmında bir şeyleri yıkayıp temizliyor, ovalıyor, toparlıyor. İstiyor ki annesi faydalı bir kızı olduğunu, iş görmeyi bildiğini bilsin. Annesinin her öfkelendiğinde iddia ettiğinin aksine, kan emmeye gelmediğini…

***

Katie Hanım faydalı olmayı anneannesinden öğrendi. Katie daha mini minnacıkken adının yanına “Hanım”ı yapıştıran kişiydi anneanne. Katie yanımda olmasa, diğer iki ufaklığa göz kulak olmasa, derdi hep anneanne, onları nasıl bahçede tek başlarına bırakıp işimi gücümü yapardım, başlarına kim bilir neler gelirdi? Anneanne böyle konuşunca keyfi yerine gelen Katie gün boyu ufaklıkların peşinde koşmaktan o kadar da yorulmaz veya yine okulu kaçırdı diye çok da içerlemez olurdu.

Annesi Katie’ye Katie Hanım demiyor, bu ismi bilmiyor. Katie anneannenin faydalısı olmazdan önce Kanada’ya gitmişti o. “Katherine” diyor, kâğıt üzerindeki ismiyle sesleniyor kızına. Katie’yi Toronto’ya getiren yepyeni pasaportta yazan ve Katie okula gidince kullanacakları isim Katherine. Katie, isme alışmaya başlıyor. “Katherine” ona kendini büyük ve olgun hissettiriyor. Artık ona “Katie Hanım” denmediğine, o kaba saba taşralıyı geride bıraktığına memnun. Bu büyük Toronto şehrinde insanların ona “Katie Hanım” dendiğini duyması komedi olurdu. Özellikle de Kirton’un… Kirton -Kirton’un arkadaşı Krishna sayılmazsa- Katie’nin Toronto’daki tek tanıdığı.

Katie, Kirton’u ilk kez tek başına balkona çıktığı gün gördü, orada hemen yan balkonda, uzansa Katie’ye dokunacak kadar yakında duruyordu. Adını sorunca “Katie Hanım” diye cevap verseydi? O utançla asla yaşayamazdı. Hem de Kirton’la aynı okula gideceklerini öğrenmişken… Daha kötüsü, ikisi de aynı sınıfta okuyacakken… Gerçi bunu Katie’nin aklı almıyordu. Aşağıdan da karşıdan da baksa Kirton onun iki katıydı. Çocuğun ağzı hiç boş durmadığı için buna şaşmamak gerekirdi tabii. Bir eline abur cubur, diğerine “Play Station” dediği ve durmadan düğmelerine bastığı zımbırtı yapışıktı. Çoğunlukla Kirton balkonda tek başına oynardı; ama bazen Krishna da orada olurdu. Krishna holün diğer tarafındaki apartmanda yaşıyordu, o da sınıf arkadaşı olacaktı. Onun kendi cüssesine daha yakın ve daha sessiz olması Katie’yi rahatlatmıştı. Krishna sık sık gülümser, konuşma işini Kirton’a bırakırdı.

***

Katie evi toplayıp temizlemeyi bitirince çöplerin hepsini mutfaktaki kovanın içine yerleştirilmiş poşete koyuyor ve sıkıca bağlamak için poşetin ağzını ustalıkla buruyor. Sonra beyaz poşetlerden bir yenisini çıkarıp kovaya sokuyor, kenarlarını güzelce düzeltiyor. Katie Hanım yaptığı her işte titiz ve intizamlı çünkü anneanne öyle. Hem evde hem işte… Katie bunu biliyor, zira anneanne arada bir ev sahipleri yokken onu işyerine, o büyük eve, yanında götürürdü ki anneannenin deyimiyle Katie adamakıllı ev işi yapmayı öğrensin. Katie, hiçbiri anneannenin evinde bulunmadığı halde Kanada’ya banyo temizlemeyi, tuvalet ovmayı, elektrikli süpürge, cila makinesi ve çamaşır makinesini kullanmayı bilerek geldiğine memnun. Gazlı ocağı nasıl kullanacağını da biliyor. Ç-o-o-k-d-i-k-k-a-t-l-i yoksa “BUM” eder, diye uyarmıştı anneanne. Ne var ki annesinin ocağı, elektrikli olmasına rağmen, Katie’ye yasak olan tek şey. Katie yemek yapabildiğini söylemiş, kimin umurunda?

“Yemek yapıyormuş! Tatlı patates, hamur ve yeşil muz haşlıyorum, desene şuna. Biz öyle şeyler yemiyoruz. Ocağa sakın dokunma, duydun mu beni? Evi havaya uçurursun. I-ıh!”

Bunun üzerine Katie ocaktan uzak durdu; ama annesi bunları neden o denli kızgın bir sesle -sanki Katie’nin böyle bir şeyi gerçekten yapması mümkünmüş gibi- söylemişti, anlayamadı. Katie annesinin akşamları eve getirdiklerini yemektense güzel bir şeyler pişirmeyi tercih ederdi.

Toronto’ya gelene dek Katie yalnızca topraktan ya da ağaçtan gelen yiyecekler yemişti. Haftada bir de azıcık et, bir parça tavuk ya da salamura balık. Okulda beslenme çantasında hep börek, ekmek ve bir kutu çikolotalı süt olurdu. Okuldaki arkadaşları sürekli kantin fiyatlarından şikâyet eder, aileleriyle şehre indiklerinde Fast Food yediklerinden söz ederlerdi. Katie asla çaktırmasa da arkadaşlarının bunları anlatırken yaydığı sofistike havaya gıpta ederdi. Anneanne pasaportunu çıkartmak ve kimi evrak işlerini halletmek için onu şehre götürdüğünde Katie birkaç altın kemerin[1] ve kızarmış tavukçunun önünden geçmiş, onları anında tanımıştı. Aydınlık mı aydınlık ve hayli davetkâr olan bu mekânlara otobüsün içinden özlemle bakmış, “Fast Food”un[2] gerçek anlamını merak etmişti; ama anneanne durup bunları sorgulamayacak kadar hızlı hareket ederdi. Katie şimdi annesinin eve getirdiklerinin Fast Food olup olmadığını merak ediyor. Isıtıldığında bile tadı mukavvaya benzediğinden Katie onları “karton yemek” diye nitelendiriyor. Annesi her zaman Katie’nin dünden kalanları ertesi öğlen yiyebilmesi için bolca yemek getiriyor. Ona mikrodalgada nasıl yemek ısıtılacağını gösterdi; ama Katie denemeye korkuyor, o mikrodalgasever biri değil. Öte yandan buzdolabından çıkmış soğuk yemekleri yemeye alışkın da değil. Anneannenin buzdolabı yoktu ancak hep derdi ki; buzdolabından çıkmış soğuk yemek insanı hasta eder. Çalıştığı evin sahibi hanımefendi bu yüzden sağlığını koruyamıyordu anneanneye göre. Sürekli buzdolabını açıp bir şeyler tırtıkladığı için…

***

Katie elektirikli süpürgeyi kaldırıyor, çıkardığı işten kıvanç duyarak küçük apartman dairesine göz gezdiriyor. Hevesle televizyona bakıyor. Annesi bütün iş bitince televizyon izleyebileceğini söylemişti. Katie öyle itaatkâr ki işi bitmeden mola verip televizyon izlemeyi aklının ucundan dahi geçirmiyor. Şimdi yapılacak tek bir şey kaldı. En zor şey.

Evin anahtarını boynuna asıyor, içine çöpleri koyduğu poşeti alıyor. Çıkınca kapıyı arkasından kilitlemeyi ihmal etmeden altı kat aşağıda, binanın arkasında duran çöp kutularına doğru yola koyuluyor. Merdivenlerden inmeyi hiç sevmiyor. Merdiven boşluğu pis, loş ve kötü kokulu. Ama gıcırdayan eski asansör Katie’yi daha çok korkutuyor.

Merdiven boşluğundan ne çok nefret ettiği aklından çıkmış. Hareket ettikçe örgülerindeki boncuklar tıkır tıkır eden Katie gitgide merdivenlerden daha hızlı iniyor, saçlarının ritmini de hızına uyduruyor. Boncuklu örgüler annesinin her şeye rağmen onu sevdiğine, Katie’nin kan emici bir vampir olmadığına delalet. Bir yandan çok para tutacağından şikâyet etse de annesi Katie’yi saçını yaptırmaya Eglinton’daki arkadaşı Vinnie’ye götürmüştü. “Çocuğu böyle taşra işi karman çorman saçlarıyla yanımda gezdiremem. Anneannesi Katherine’i göndermeden önce saçını bile düzelttirmemiş yani!” diyordu.

O kadar para göndermişti! Hem Katherine’in böyle zayıflamasına, bir deri bir kemik kalmasına nasıl göz yummuştu bu kadın? Şuraya bak Vinnie, demişti annesi Katie’nin tişörtünü kaldırıp kaburgalarını göstererek. Vinnie Katie’nin saçını yaparken söylüyordu tüm bunları. Ve her ay anneanneye kaç para yolladığını, onun parayla ne yaptığını ve Katherine’i getirtmenin kaça patladığını, avukatı bilmem nesi…

Katie bunları daha evvel çok kez duydu. Annesi bu sebeplerden iki işte birden çalışıyor, hafta sonları yorgun oluyor, dolayısıyla Katie’yi gezdirecek vakti yok.

Annesinin her ay para göndermekten şikâyet etmesi Katie’nin kafasını karıştırdı. Anneannenin de bütün bu süre boyunca “Lisa kendi hayatını yaşarken geride bıraktığı üç çocuğu unuttu, onları havayla beslememi bekliyor herhalde” diye şikâyet ettiğini hatırladı. Her ay Katie’ye annesine para göndermesini hatırlatan bir mektup yazdırırdı. Katie her gün okuldan eve dönerken postaneye uğrayıp anneanneye gelen mektup olup olmadığını sorması için sıkı sıkı tembihlenmişti fakat Katie’nin annesi nadiren cevap yazardı. Kırk yılda bir, iki-üç satır karalar, yanında da onlara bir şey yollardı. Madem her ay para göndermişti, para nereye gitmişti?

***

Katie, anneanne onsuz ne yapar, merak ediyor. Zira kadının okuması yok. Mini minnacıktı Katie anneannenin okuma yazma gerektiren işlerine bakmaya başladığında. Mektup devletten gelmişse şayet, daktiloyla yazılmış dahi olsa, Katie’nin telaffuz edemediği veya anlamdan yoksun –MÜŞT-EKİ– bir sürü kelime barındırırdı. Gerçi anneanne önemli değil, derdi. Bazen mektubu çarşıdaki Bayan Lue’ya götürüp ne yazdığını ona sorardı da Katie utanırdı. Anneanne kendi komşularındansa Bayan Lue’ya sormayı tercih ederdi, çünkü dediğine göre Bayan Lue ağzını sıkı tutmayı biliyordu ki bu, siyahilerin bildiğinden fazlasıydı.

Bir keresinde anneanne hastaneden yeni çıkmıştı, çocuklara baksın diye acilen çağırmak zorunda kaldığı kardeşi Gwen Teyze, evine dönmek üzere eşyalarını topluyordu. Dik durmak için yardıma ihtiyacı varmışçasına bir elini beline koymuş anneanne, “Artık benim şu hayırsız kızımın kendi mesuliyetini alma vaktidir” demişti Gwen Teyze’ye. “Ah artık gücüm yok. Ah anlamıyorum, niye çocuklarını yanına almıyor. Bak, söz vereli kaç zaman geçti. Katie dört yaşındaydı. Şimdi neredeyse lise sınavına girecek. Lisede çocuk okutacak parayı ben nereden bulayım? ‘Destek olacak’ dediği o adamlar hani nerde? Etrafta baba görüyor musun? Gwen, ben bittim artık. Bittim, bittim, bittim!” Ve anneanne dimdik ayakta dururken avuçlarını birkaç kez birbirine vurarak nasıl da bittiğini vurgulamıştı. “Şu kıza yazıp iki çift laf edeceğim. Bana kulak asmazsa çocukları mecbur, devlet alacak! Yeter.”

Katie söylenenleri dinlemek için kapıdan uzattığı kafasını hızla yana çevirdi. Sanki anneanne yüzüne şaplağı patlatmıştı. Devlet mi alacak? Üçünü birden mi? Sokağın aşağısındaki yurtta yaşayan o kötü çocuklar gibi mi? O ve erkek kardeşleri kötü hiçbir şey yapmamışken. Anneanne onları nasıl bununla tehdit ederdi? Katie, büyüklerin lafını dinlememesi gerektiğinden, hakikaten böyle bir şeye kalkışır mı diye anneanneye soramadı. Ama böylesi bir korkunçluğun ihtimali büyük, dolgun bir bal kabağı misali, Katie’yi nefessiz bırakana dek içinde büyüdü, büyüdü. Seksek bile oynayamayacak kadar yorulmuştu.

Fakat çok geçmeden duyguları yatıştı. Anneanne ilk fırsatta ağır ağır dükkâna gitti, Bayan Lue’dan mektubu yazmasını istedi. Sımsıkı kapalı, pulu yapıştırılmış zarfın içindeki mektubu Katie postaneye götürsün diye eve getirdi. “Hemen. Oyalanmadan Katie Hanım” diye emretti. “Yarına bekleyemez.” Mektup Katie’nin elinde adeta bir bombaydı. Yol boyunca koştu Katie, anneannenin hangi iki çift lafı yazdığını bilmiyordu. Yanlış kullanılırsa gaz gibi BUM edecek laflar. Mektubu Katie’ye yazdırmaması ya da Katie ertesi gün okul öncesi postaneye uğrayıncaya dek evde bekletmemiş olması da muhtemelen bundandı. Sadece büyüklerin baş edebileceği iki çift laf söz konusuydu.

Belki bir büyüğün yazdığı mektup, küçüğün yazdığına yeğdi. Özellikle de Katie’nin kocaman, köşeli, zar zor bir araya gelen harfleri karşısında Bayan Lue’nun elyazısı kalemdeki mürekkebi dans ettirircesine dalıp çıkar, fırıl fırıl dönerken. O mektup dans ede ede Toronto’ya gidip de anneannenin içine koyduğu iki çift laf BUM edince annesi Demek-Öyle tavrını kuşandı ve Katie’nin evraklarını çıkarmaya başladı. Anneanneye önce Katie’yi, sonra da oğlanları getirteceğini taahhüt etti. Hepsiyle bir kerede başa çıkamazdı. Mektubu elinde sallayarak “Görünüşe göre” dedi anneanne ve sanki Katie tarafından az önce yüksek sesle okunmamışçasına, yazılan her şeyi tekrar etti. Sonra kâğıdı katlayıp önemli evrakları sakladığı eski bisküvi kutusuna koydu, kutuyu hepsinin üzerinde uyuyup fısıldaştığı yatağın altına geri itti. “Hadi bakalım, umarım bu sefer lafının arkasında durursun kızım.”

Katie anneannenin yüzündeki haşinliği fark etti. Artık yüzü hep acı çekiyormuş gibi haşindi. Bazen Katie sormadan anneanneye limonata yapar getirirdi. Bir keresinde de Bayan Lue’nun ona verdiği çikolatanın hepsini, kendininkini zaten yemiş gibi yaparak, anneanneye vermişti. Anneanne çikolatayı yemişti, ağır ağır, tek başına. Dediğine göre böyle bir şeyi hiç yaşamamış, çocukla paylaşmadığı bir bütün çikolata yediği olmamıştı. Katie anneannenin çikolata yiyişini izlemekten öylesine keyif aldı ki kendi yemeyişini önemsemedi.

***

Toronto’da kimse Katie’nin çikolata ve şekerleme eksikliği çektiğini söyleyemezdi. Annesi bunları yemeyi sevdiğindendir ki mutfak tezgâhının üzerindeki büyük kavanoz hep dolu olurdu. Başlarda Katie tıka basa yedi. Bilhassa annesinin akşam evden çıkıp onu yalnız bıraktığı zamanlar. Ama Kirton gibi irileşeceğini düşününce yemeyi azalttı – televizyonda dediklerine göre yemek insanı o hale getiriyordu. Ne zaman yeterince yemiş olduğunu fark etse anneannesinin “Obur köpek boğulur” dediğini duyardı. Ve şunu: “O büyük ülkeye gittiğinde Katie Hanım… Orada her şey var. Bir insanın dünyada isteyebileceği her şey. Ama gözü aç olma. İsterim de isterim diye tutturma. Söz ver. Dayanıklı olacak, burada kalan, hiçbir şeyi olmayan zavallı ufaklıkları düşüneceksin. İki kişilik görünmek istemiyorsan tek kişilik yiyeceksin.”

Anneanne tek kişilik yerdi ve iki ya da üç kişi gibiydi. Katie’nin annesi habire şeker, çikolata, işten eve gelince de tabak tabak yemek yer ama bambu kadar ince kalırdı. Belki anneannenin uyarısı Kirton’a hastı. Kirton’un anne babası da tıpatıp Kirton’a benzerdi; ancak onun iki katıydılar. Kirton’un annesi bütün gün evde, sesi sonuna dek açık televizyonun karşısında oturur, arada bir içeriden Kirton’a seslenirdi ve Kirton bir anlığına yok olurdu ya da kadın ona bir tabak uzatmak için kapı eşiğine kadar gelirdi. Kirton’un babası da iriydi. Bir keresinde koridorda Kirton’la ikisinin yanından geçerken görmüştü adamı Katie. Kirton sadece hafta sonları babası gelip onu aldığında dışarı çıkardı. Katie hep evde olan bir annenin hiç evde olmayan bir anneden iyi olup olmadığını merak ederdi.

***

Katie’nin annesi onu evde yalnız bıraktığını insanlar bilsin istemiyor elbet. Katie’ye binada kimseyle konuşmayacağına, biri kapıyı çalarsa asla açmayacağına yemin ettirdi. Annesi dedi ki devlet Katie’nin yaşının tutmadığını öğrenirse gelip onu alır, annesini de hapse atarmış. Katie neden diye sordu, annesi buradaki yönetim böyle var oluyor, dedi. Katie annesine, bir kere anneannenin Katie ve kardeşlerini devletin bakımına vereceğini söylediğinden bahsetti. Annesi dedi ki, “Peh, boş laf! Oranın hükümeti şaka gibidir çocuğum, sanıyor musun ki kimseyi umursuyorlar? Devlet, işine nasıl karışırmış, sen burada gör. Çocuk hizmetleri. Güleyim bari! Hele bir peşine düşmeyegörsünler, ağzından lokmanı kapıverir bunlar.”

Katie annesi bunca çok çalışmak zorunda kaldığı için kötü hissediyor. Kadının gündüzleri otelde çalıştığını biliyor ama geceleri nasıl bir iş yaptığından emin değil. Gelgelelim biliyor ki hep böyle topuklularla falan giyinip süslenmeyi, ya da aslında dışarı çıkmadan sırtına geçirdiği ceket dışında çok da bir şey giymediğinden, sadece süslenmeyi gerektiren bir iş. Katie annesini hazırlanırken izlemeyi seviyor. Makyaj yapışını, bazen toplayıp bazen açık bıraktığı örgülü saçlarıyla oynayışını… Katie büyüyüp annesi kadar güzel olmak için can atıyor.

Pazar günleri annesi çalışmıyor. Birlikte çamaşırhaneye, sonra da yakındaki bir restorana öğle yemeğine gidiyorlar. Katie bir masaya ya da daha iyisi, dünyada ikisinden başka kimse yokmuş hissi veren localardan birine oturup gerçek yemekler yemeye bayılıyor. Annesi bazen Katie’ye bakmadan, hiçliğe bakarcasına konuşuyor.

“Çocuklarımı sevmiyor değilim. Hakikaten elimden geleni yapıyorum; ama oradakiler burada hayatın ne zor olduğunu bilmiyor. Borçtan kurtulamadım gitti. Bir kere yeme içme masrafları var. Kışın giysi… Kafayı sokacak bir yer. İnsan asgari ücretle yaşabilir mi sanıyorsun? İki yakamı bir araya zor getiriyorum.”

Bazen de karşısında bir büyük varmışçasına doğrudan Katie’yle konuşuyor. “Çocuk sahibi olmak için çok gençtim. Henüz kendim çocuktum, hayata dair hiçbir şey bilmiyordum. Sen öyle olma, Katherine. Önce mutlaka oku.”

Sonra dikkatle, sanki onun kim olduğunu yeni fark etmiş gibi Katie’ye bakıyor, hüzünle gülümseyerek uzanıp Katie’nin yanağına dokunuyor. “Katherine, seni sevmediğimi düşünme. Geldiğine memnunum.”

Yemekler geldiğinde Katie çoktan ziyafet çekmiş gibi hissediyor.

***

Katie’nin annesi gelecek hafta sonu onu okul malzemelerini almaya götüreceğini söyledi. Dolayısıyla artık Katie’nin elinde balkona çıkınca anons edebileceği bir şey vardı, böylelikle sürekli babasının onu götürdüğü yerlerle hava atan koca kafalı Kirton’a haddini bildirecekti.

Ne var ki Katie anonsunu yapınca Kirton gülerek “Annem beni cumartesi günü okul malzemelerimi almaya Honest Ed’e götürecek” dedi.

“Honest Ed mi! Deli misin! Alışveriş yapılacak tek yer Zellers’tır. Annemin Zed puanlarıyla aldıklarını bir görsen…”

Krishna araya girdi: “Benim annem her şeyi Costco’dan alıyor. En iyisi Costco.” Bu, oğlanlar arasında, her şeyin en iyisinin ne olduğuna dair hararetli bir tartışma başlattı. Katie neden bahsettiklerini anlamıyordu. Kirton okula havalı bir dış görünüşle gelmezse çocukların ona güleceğini söyleyince Katie’nin yüzü buruştu, ağlamaya başladı. Yeter artık, dedi hıçkırıklarının arasından. Daha okula ayak basmamıştı bile ama şimdiden her yaptığı yanlıştı!

Kirton ağzına götürmek üzere olduğu pizzayı yarı yolda durdurdu, öylece kalakaldı.

“Şşş, Katherine” dedi Krishna. “Kirton şaka yapıyor.” Bunu söylerken Kirton’u dirseğiyle dürttü.

“Ah Katherine” dedi Kirton tembel sesiyle. “Bu kadar sulugöz olduğunu bilmezdim.”

“Değilim.”

“Merak etme. Okulda kimse sana ilişmez. Ben seni kollarım.” Kirton bunu daha nazik bir sesle söylemişti. Sonra her şeyi düzeltmek istercesine elindekini ağzına tıktı.

“Ben de” dedi Krishna. “Eğer biri sana ilişecek olursa Katherine, bırak gelsinler… Bırak gelsinler…” Çelimsiz Krishna bunları söylerken ellerini yumruk yapıp boksör gibi dans edince Katie’yi güldürdü. İçten içe Kirton’un ona okulda yardımı dokunabilecek biri olduğundan şüphe duysa da Katie bu destek vaadinden hoşnut, gözlerini kuruladı.

***

Katie’nin merdiven inmekten daha çok nefret ettiği bir şey varsa o da arka kapıyı açıp büyük çöp bidonlarının bulunduğu, etrafı kapalı beton avluya çıkmak. Bidonlar büyük ve kokuşmuş ve genellikle dolup taşıyor. Ama Katie en çok adamdan nefret ediyor. Onun apartmanlarının kapıcısı olduğunu biliyor, bir keresinde onlar çıkarken adam girişi paspaslıyordu da o vesileyle annesi söylemişti. Annesi “Naber Don” demiş, adam paspasa yaslanıp selam vermiş, gülümsemişti. Adamın bodrumda dairesi var ve bazen ne şanstır ki Katie çöpünü konteynere atmak üzere parmak uçlarında yükselirken adam ortaya çıkıveriyor.

İlk kez “Selam Katherine” dediğinde Katie onun binanın gölgesinde sigara içtiğini fark etmediği için az daha korkudan ölecekti.

Adam ona tatlı davranıyor ve hep gülümsüyor, dolayısıyla Katie onu görünce ense tüylerinin neden tıpkı okulda bir gün oğlanın teki üstüne kertenkele fırlattığında olduğu gibi dikildiğini anlamıyor. Kertenkele sırtına düşmüş, Katie feryadı basmıştı. O dört döndükçe kertenkele daha da sıkı tutunmuş, Katie buz kesmişti. Belki adam anneannenin deyimiyle fazla sıkı fıkı, fazla arkadaş canlısı. Ve fazla meraklı. Her şeyi bildiğine göre… Adam Katie’nin ismini ve Lisa’nın Katie’nin annesi olduğunu biliyor. Katie’nin nerden geldiğini biliyor. Hangi okula, kaçıncı sınıfa gideceğini biliyor.

Bugün de annesinin Katie’yi evde yalnız bıraktığını bilerek Katie’nin kalbini yerinden çıkarıp loppadak ayaklarının dibine düşürüyor! Söylediği şey şu: “Merak etme, ufaklık. Yukarıda bir şey olursa yaşlı Dan’i arayabilirsin. Yüce Musa’dan bile hızlı gelirim. Annen numaramı telefonun yanına yapıştırmıştı.”

Katie’nin kalbi sıkışıyor. Bu adam telefonlarının yanında ne olduğunu nereden biliyor? Adam Kanada dilini bir garip konuşuyor, Katie onun söylediklerinin yarısını anlamıyor. Ayrıca gülümseyişine de inanmıyor. O konuşurken kaçıp gidemeyecek kadar kibar ve kalbi “Hayır de, ona annenin seni asla yalnız bırakmayacağını söyle” diye çığlık çığlığa bağırsa da ağzını açamayacak kadar korkuyor. Sözcükler ağzından çıkmıyor. Katie leş gibi kokan, dolmuş da taşmış bidonlar ile kapının önünde dikilen adamın arasında sıkışıp kalıyor.

Ansızın adam bir adım daha yaklaşıp şöyle diyor: “Bu kadar utangaç olma ufaklık. Ben senin arkadaşınım. Gel bak.” Ve elini uzatıyor. Katie istemsiz gözlerini yumup büzüşüyor. Hiçbir şey olmayınca gözlerini açıyor, adamın elinde lolipop tuttuğunu görüyor. Katie başını sallıyor, hayır lolipop falan istemiyor, ama adam çok yaklaşıyor, lolipopu Katie’nin suratına tutup fısır fısır konuşuyor: “Hadi al Katherine. Bunu ben sana aldım.” Katie hareketsiz kalınca gülümsemeye devam ederek fısıldıyor: “Merak etme, annenin seni yukarda yalnız bıraktığını kimseye söylemem.”

Katie kapana kısılmış hissediyor. Ne adamın sunduğu şeyi almak ne de onu kızdırmak istiyor. Çevik bir hamleyle uzanarak lolipopu kapıyor, adamın yanından kıvrılıp kapıya koşuyor. Merdivenlerden o kadar hızlı çıkıyor ki soluklanmak için birkaç kere durmak zorunda kalıyor, arkasına bakmaktan korkuyor. Eve girer girmez çarptığı kapıya sırtını yaslayıp aldığı büyük soluklarla havayı adeta yutuyor. Neden sonra tamamen kendine gelince hâlâ elinde lolipopu tutmuş, kanepede oturduğunu fark ediyor. Mutfağa koşup kertenkeleyi nasıl fırlattıysa lolipopu da öyle çöpün içine fırlatıyor. Lolipop aşağı kadar itilmemiş beyaz çöp poşetinin üstünde kalıyor.

Katie kanepeye dönüyor. Ne televizyonu ne de ışığı açmaya yelteniyor. Kendi kendine sarılarak oturup annesinin eve gelmesini bekliyor ki ona anlatsın: Bilen biri var! Adam biliyor! Ve Katie bir daha asla çöpü çıkarmak istemiyor! Katie her tıkırtıda sıçrıyor, kilidin kapıyı açmak isteyen birine engel olabileceğine inanmıyor.

Uyuyakalmış olmalı, ama annesi kapıdan girer girmez “Anneciğim” diye ağlayarak hemen yerinden fırlıyor. Annesi duraksamadan mutfağa dalıp elindeki poşeti tezgâha bırakıyor ve bir yandan ayakkabılarını ayağından fırlatarak hızla yatak odasına gidiyor. “Sırası değil Katherine, geç kaldım” diye sesleniyor. “Kahrolasıca toplu taşıma. Sabahtan beri de bir şey yemedim. Yemekten bana da ayır.”

Katie kıpırdamıyor. Gözleri yaşla doluyor. Annesi çıplak ayaklarıyla don-sutyen geri geliyor.

“Çocuk n’oluyor sana? Sağır mısın?” demesiyle mutfağın içinde şimşek gibi hareket etmeye başlaması bir oluyor. Dolap kapaklarını açıyor, tabak çanak çıkarıyor, bıçak çekmecesini tangırdatıyor. Hareket sona erince Katie annesinin “Katherine bu ne?” dediğini duyuyor.

Kafasını kaldırınca annesinin, çöpe attığı lolipopu elinde tutmuş mutfak kapısında dikildiğini görüyor. Katie ona adamı ve adamdan ne çok korktuğunu anlatmak üzere dudaklarını ıslatıyor ama ağzından tek söz çıkmıyor.

“Sana bir şey sordum Hanımefendi. Cevap ver.”

Katie, annesinin içinde hiddetli bir öfkenin kabardığını, havanın şimdiden çatırdadığını hissedebiliyor ama sessiz kalıyor.

“Yemek ziyan ediyorsun, öyle mi? O kadar zenginiz ki bulduğumuzu çöpe atıyoruz. Tabii, para ağaçta yetişiyor ya, Kanada’nın kaldırımları altından ya…”

Bu ses, ince ve yüksek tonuyla Katie’nin en çok korktuğu.

“Madem öyle, buna el koyuyorum. Bir hafta şeker yok sana.” Annesi şeker kavanozunu gösteriyor.

Katie, annesinin tezgâhın üzerine bıraktığı lolipopun kavanozdakilerle aynı olduğunu görüyor. Açıklama yapmak istese de sözcükler dudaklarından çıkmıyor. Annesi hâlâ konuşuyor.

“Al” diyor lolipop elinde. “Hadi, al.”

Katie hareket etmiyor. Annesi elini kavrıyor ve lolipopu eline çarpıp parmaklarını üzerine kapıyor.

“Akşam yemeğin bu. Burada böyle dikilip lolipopu sonuna kadar yiyeceksin. Duydun mu beni? Burada.” Katie’yi mutfaktaki bir noktaya çekiyor. “Evet, başla. Aç doymam, tok acıkmam sanırmış. Anneannen sana ne öğretti bilemem, ama ben bu eve kötü huylarını sokmana izin vermiyorum.”

Katie kendini kıpırdamaya zorlayıncaya dek annesi gözünü ayırmadan ona bakıyor. Katie lolipopun sopasını tutup ambalajını açıyor. Jelatin gürültüyle hışırdıyor.

“Devam et.”

Katie şekeri ağzına sokuyor, öğürmemeye çalışıyor.

“Güzel. Şimdi ben hazırlanacağım. Sakın saçmalamaya kalkma. Döndüğümde o lolipop bitmiş olacak.” Ve banyoya dalıp kapıyı çarpmadan önce tıpkı anneanne gibi “Son sözümü söyledim” dercesine avuçlarını birkaç kez birbirine vuruyor.

Katie oracıkta, kolları iki yanına düşmüş, ağzında lolipopla duruyor. Üzerine basılmış küstümotu misali kendi içine katlandığını hissediyor. Bir şeyler düşünmeye çalışıyor ama Kirton’un ne denli umursamaz bir çocuk olduğu haricinde hiçbir şey aklına gelmiyor. Katie, Kirton’un ilk zamanlar sorularıyla onu nasıl korkuttuğunu, üzerine yağan sorular yüzünden balkona çıkmaktan çekindiğini hatırlıyor. Ama orası gökyüzünü biraz olsun görebildiği ve temiz hava alabildiği ve biraz alıştıktan sonra, aşağıdaki arabalar ve insanlarla dolu sokağa bakabildiği tek yerdi. Ne zaman sırf Kirton’dan korkuyor diye içeriye tıkılmak canına tak etse Katie kendine o balkonun annesine ait olduğunu, istediği zaman oraya çıkıp şu kaba beyaz oğlanı görmezden gelebileceğini söylerdi. Ama Kirton’u görmezden gelmek imkânsızdı. Kapının eşiğinde birinin gölgesini fark ettiği an konuşmaya başlardı o. Katie onun gibi kalbini taşlaştırıp her şeyi hiçe sayabileceğini düşünüyor. Umursamaz bir kız olabileceğini. Evet, annesi de görür o zaman gününü. Devlet gelip beni alınca, anneanneye geri gönderince bakalım ne yapacak?

Annesinin olduğu yöne kısa bir bakış atıp yağmak üzere olan gözyaşlarıyla boğuşuyor. Ağzını dolduran lolipopun tadı şimdiden karton gibi. Hiç de tatlı değil.

 

[1]    Mc Donalds amblemi kastediliyor.

[2]    Motamot çeviriyle “Hızlı Yemek.”

 

The Pain Tree kitabından yazarın izniyle çevrilmiştir.

 

Olive Senior

Çeviren: Senem Balaban

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Hatice Tosun, Duygu Terim’in “Aslında Her Şey Yolunda” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@htc.tsn
@duyguterimm
@notoskitap
...

Patricia Engel’in “Aida” isimli öyküsü Zeynep Rade çevirisiyle Yazı Işleri’nde.

Link bağlantıda.

@patricia__engel @zeyneprade
...

Gizem Eroğlu, Sergey Arno’nun “Kapılar” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde.

@gizemm.eroglu
...

Taner Gülen, “Veçhe Farkı” isimli yeni denemesiyle Yazı İşleri’nde.

“Onca şahesere rağmen yazmayı sürdürürüz. Bir yere varmayacağını bildiğimiz bir devamlılığın eline bırakırız kendimizi. Eğer tersi geçerli olsaydı Shakespeare’den, Dostoyevski’den, Kafka’dan, Joyce’tan sonra hiç kimse kalem oynatmaya, tek bir laf etmeye kalkmazdı.”

Bağlantı profilde.
...

Yavuz Yavuzer, yakın zamanda Sel Yayınları’ndan yayımlanan “Âlemciler” isimli öykü kitabının yazarı Zafer Doruk ile söyleşti.

Link bioda.

@zaferdoruk421 @1yavuzyavuzer @selyayincilik
...

Lydia Davis’in yeni kitabı Our Strangers’tan kadınlığın aşamaları ve bir kız çocuğundan bir kadına dönüşmenin kafa karıştırıcılığı üstüne bir yazı, “Hayatımdaki Yeni Şeyler” Yazı Işleri’nde. Müge Oskay çevirdi.

Bağlantı profilde.

@mugeoskay
...

Deniz Büyükbozkırlı, “Yalnızlara Özel Menemen” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

“Menemenimi sahanıyla televizyon karşısındaki sehpaya taşıyorum. Ekranda adamın biri atölyesinde eyer yaparken atının geçirdiği kazayı, bacağındaki yarayı anlatıyor. Dünyaya at olarak gelmek ister miydim? Sağlam bir çifte atıp dört nala kaçmak? Aklım hep başka yerde, hep yanlış yerde…”

Link profilde.

@denizaybozkir
...

Şenay Eroğlu Aksoy, Boşluğun Kıyısı isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@senay.eroglu.aksoy
...

Salihcan Sezer, Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Gölgeli Muhabbetler” üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nden okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@monbey
@canyayinlari
...

Senem Balaban, Olive Senior’ın “Lolipop” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde. 📌

@sen_emba_laban
...

Fırat Yılmaz, “Bamyasker” isimli yeni öyküsüyle Yazı İşleri’nde.

“Bamyaskerler hepinize söylüyom. Düzgünce diziliverin bakalım şimdi. Sen büyük bamyasker! Senin görevin en son kurumak. Sen kuruyunca tüm hepiniz kuruyacak. Öyle gelip, toplucam sizi. Oldu mu? ... Oldu komutanım Samet Paşa!”

Link bioda.

@firatyilmaz12
...

Yakın zamanda YKY’den yayımlanan “Ustam Diyorum Öldü” adlı kitabının ardından Makbule Aras Eyvazi ile Yavuz Yavuzer söyleşti. Link bioda.

@arasmakbule @1yavuzyavuzer @yky_yayinlari
...

Zeynep Rade`nin çevirisiyle "Bir Biyografi Yazarına Mektuplar - Joyce Carol Oates" şimdi Yazı-İşleri`nde. Link profilde. 📌
@zeyneprade
#birbiyografiyazarınamektuplar
...

Gülcan Ayral, Erkan Karaaslan’ın “Kaplumbağalar Ölmesin” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@erkan__karaaslan
@gulcanayral
@selyayincilik
...

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close