
“Rüyanın Oltasında” Nisan 2024’te okura merhaba dedi. Dosyanızın kitaplaşma sürecini ve o süreçte deneyimlediklerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?
“Gör İhtarı” çıktıktan kısa süre sonra bir arkadaşımla blog açtık. O, şiirlerini paylaşıyordu, bense düzyazılarımı ve öykülerimi. Neredeyse hiç okurumuz yoktu, hatta kendi kendimize çalıp söylüyorduk! Ancak ben oraya çok önem veriyor, sanki bekleyenim varmış gibi her hafta bir yazı yüklüyordum. “Rüyanın Oltasında”daki öykülerin çoğu buradaki yazılarımdan doğdu.
Kafamı kurcalayan konular senelerdir aynı olduğu için yazdıklarım (hatta fotoğrafını çektiklerim) birbirlerini tamamlıyordu. Bu parçaların birleşip bir kitap oluşturacak hacme ulaştığını fark ettiğimde onları doğru yerlere dizmeye çalıştım. Böylece kitabın “Rüyanın Oltasında Asılı” ve “İstanbul’un Yarısı” bölümleri doğdu.
Kitabın tek eksiği kafamdaki her şeyi toparlayacak bir kapanış öyküsü/yazısıydı. “Hayatımda bana en çok iyiliği dokunan şeyler, gezilerle düşler olmuştur,” diyor Kazancakis, benim için de öyle. Rüyalarım en sonunda seyahatlerimle bir araya geldi. Van ve Bitlis seyahatim sırasında aklıma düşen “Mektup”u 21 Aralık 2022 tarihinde bitirmemin ardından dosyam da tamamlandı.
İlk kitapların yayımlanma süreci zordur ama sanırım ikinci kitabın sorumluluğu da bir başka oluyor. “Rüyanın Oltasında” için hazırlanırken, ilk kitaptan farklı olarak değişim yaşadığınızı düşündüğünüz ya da bilinçli olarak farklılaştığınız alanlar neler oldu?
Size katılıyorum. İkinci kitap “sorumluluğu” denilen bir şey var. Nitekim “Rüyanın Oltasında” beni “Gör İhtarı”ndan daha fazla heyecanlandırdı.
“Rüyanın Oltasında”nın ilk kitabımdan temel farkı türleri beraber kullanmam ve çektiğim fotoğrafların, illüstrasyonların, bazen denemeye bazen şiire doğru kayan yazılarımın öykülerime eşlik etmesi.
Ayrıca, bazı yazıların altında onları yazdığım yerin ve tarihin notu bulunuyor. Kurmaca ve gerçek arasındaki sınırın yer yer bulanıklaştığı bir eser “Rüyanın Oltasında”. “Ben yazarını ömrü boyunca yazan bir öyküyüm,” diye başlayan ve en sonunda yazarının kendisine “Neden yazıyorum?” diye sorduğu bir kitap. Bu sorgulama, deşme, düşünme halinin ilk kitaba nazaran artması bilinçli tercihlerim arasında en önemlisi oldu.
“Rüyanın Oltasında” çoğu öyküsünde şiir, şarkı ve türkü barındıran bir kitap olmuş. Bazı öykülerin önünde ya da sonunda fotoğraflar da görüyoruz. Müzik, görsel sanatlar ve şiirin sizdeki yeri nedir? Öykülerinize etkileri nelerdir?
Öykü zihnimi, düşüncelerimi, gördüklerimi, kafamı kurcalayanları ifade etmemi sağlayan bir alan. Eğer şiirler, şarkılar, türküler, fotoğraflar, resimler kendimi daha güçlü ifade etmemi sağlıyorsa onları öykülerimle birleştiriyorum. Ve de bir edebiyatçı sadece yeni şeyler yazmakla kalmamalı; gerek edebi gerekse diğer türlere ait sanat eserleri arasında güzel olanları, sevdiklerini de yaşatmalı diye düşünüyorum. Bu birleşme hali, özellikle de şarkı ve türkülerle olan, sevdiklerimi yaşatma arzumdan kaynaklanıyor.
Kolaj tekniğini çok seviyorum. Yeni kitabımda öykülerin arasına eklemlenen çok daha fazla metin ve görsel unsur göreceksiniz.
Kitapta; ölüm, sonsuzluk, Tanrı, insanın kendisine miras bırakamayacağını anlaması başlıkları ve temaları yoğun yer kaplıyor. Rüyanın Oltasında, soyut olan ne varsa somutlaştırmaya çabalayan bir kitap mıdır? Okurunuza nasıl sesleniyorsunuz, onlar ne duysun istediniz?
Kitabın en çok alıntılanan kısmı “Ben, dünyadan geçen insanlardan biriyim. Hiçbir şey benim değil. Hiçbir şey benim olmayacak. Benim değilsiniz siz ve şu sokak ve şu şehir ve şu rüyalarım…” oldu. Ben de bu alıntıdan yola çıkarak cevaplayacağım.
Hepimiz dünyadan geçen insanlarız ve hiçbirimiz hiçbir şeyin, en sevdiğimiz şeylerin dahi, sahibi değiliz. Bu anlamda hepimiz birbirimiz gibiyiz. Kitaba adını veren
“Asılı kalmıştım ben
-herkes gibi-
bir rüyanın oltasında”
kısmındaki “herkes gibi” vurgusu bu nedenle önemli.
Hepimiz hayat, var olmak, ölüm, aşk, Tanrı, zaman, sonsuzluk ve çok daha fazlası üzerine düşünüyoruz. Kimimiz bundan rahatsız olduğu için düşünmeyi rafa kaldırmanın yollarını arıyor, kimimiz ise üzerine gidiyor. “Rüyanın Oltasında” ise hepsinin üzerine gitmekten yana. Okura, “Cevap bulmak zorunda değiliz, bulamayacağız da ama olsun, düşünelim, haydi hep beraber düşünelim, hepimiz aynı şeylerden mustarip değil miyiz!” diyor.
“Yolumu Kesen Öyküler” belki bir yazarın iç dünyasını, karşılaştıklarıyla baş edebilme çabasını ve günün sonunda yazmaya dair birçok gerçeği anlatan bir öykü.
Örneğin; “… Merakımı da uyandırmıştı doğrusu. Konuşur, sonra da oturur, öyküsünü yazardım. ‘Burası Almanya değil, dedi yaşlı temizlik görevlisi’ şeklinde başlayabilirim.” cümlesi üzerinde biraz kalalım isterim. Bir öykü, bir fikir nasıl başlar sizin için, nasıl büyür ve gelişir?
Fikir ya sevdiğimdeydi, ya sokaklarda ya da gökyüzünde.
“Eltűnt Kuş” öykümün ilk taslağından çıkardığım bu cümleyle cevaplamak isterim sorunuzu. Fikirlerin çoğu benim için bu üçünde gizli.
“Sevdiğim” dediğim bir şahıs, nesne, çiçek, ağaç, şarkı, türkü, şiir, şehir, kısacası her şey olabilir. Sevdiğimi çoğaltmak, yazı aracılığıyla onunla oynamak ve onu yaşatmak isterim.
“Sokaklar” derken ise bu soruda değindiğiniz noktayı kastediyorum. Şehirde dolaşırken karşılaştığım insanlar, onlardan duyduğum cümleler, ilanlar, afişler, duvar yazıları, sokak adları, reklam panoları, apartmanlar, kısacası bir sokakta görebileceğiniz her şey bana ilham olabilir.
“Gökyüzü” ise pek çok şeyi karşılıyor: Bana ilham veren kuşları, çok sevdiğim özgürlük hissini, “İnsanlara karikatür yapmak fikrini ilk önce şu bulutlar vermiştir diyeceğim geliyor,” diyen Refik Halit’in de işaret ettiği gibi ilham, hayal kaynağı olan bulutları, dünyadan kopup gökyüzünün rengine dalarak düşünme halini ve çok daha fazlasını…
Öyküler yolumu sürekli keser benim. Onlar arasından seçim yapar, hangisini ilerleteceğime, hangisini ise bir anı olarak bırakacağıma karar veririm sadece. Örneğin, temizlik görevlisinin o cümlesi pekâlâ da bir öykünün parçasıdır, bunu bilirim, hissederim ama onu yazacak mıyım, yoksa öylece kalacak mı? Bahsettiğiniz öykü bu karar anlarını anlatıyor.
Çok nadir olmakla beraber uykumdan ilk cümlelerini sayıklayarak uyandığım öyküler de oldu. İlk kitabımdaki “Rüya Gören Kum Saatleri” ve “Rüyanın Oltasında”daki “Bizegider Caddesi” bunlardan ikisi. Zihin çalışmaya her zaman devam ediyor!
Aklınıza yer eden ve yakanızdan düşmeyen “birden fazla” öykü fikriyle nasıl baş ediyorsunuz? Yazmakta olduğunuz bir öyküden nasıl kurtuluyorsunuz, nasıl final yapıyorsunuz?
Kurtulmuyorum. “Yazsam da kurtulsam,” demem hiçbir öykü için. Çok uzun süredir aklımda olduğu halde yazamadıysam bile rahatsız olmam. Demek ki hâlâ en iyi halini oluşturamadım diye düşünürüm. “Bir an önce yazmak ve kurtulmak!” gibi içsel bir baskı hissetmiyorum. Kafamda uzun süredir duran fikirler, gün içinde aklıma gelen yeni bir fikirle, gördüğüm, duyduğum yeni şeylerle ben farkına bile varmadan birleşiyor ve nasıl yazılacağının yolunu kendi kendilerine buluyorlar. O anı sabırla beklemesini biliyor hatta bu bekleme halinden heyecan duyuyorum. Evet, öyküler/fikirler her zaman “birden fazla” oluyorlar ama gün geçtikçe azalıyorlar, zamanı gelenlerle vedalaşıyorum, ondan öncesinde acele etmiyorum.
Noktalara ve hatta öykünün son cümlesinin son noktasına rağmen final yapmış saymam kendimi. Kahramanlar, fikirler, olaylar kafamda döner durur, başka bir öykümde selam verirler. Hatta iki kitabımda da devamını yazmayı düşündüğüm birkaç öykü var.
“Yolumu Kesen Öyküler” ile devam etmek istiyorum. Kırmızı montlu bir kadın görüyoruz ara ara. Başlarda ve sonda. Burada Çehov’a bir selam var mı? Duvardaki tüfeği mutlaka patlatma gereği duyuyor musunuz? Öykünün bir matematiği, bir formülü varsa, tüfeğin patlamaması, o formülden ne eksiltir?
Çehov’u çok seviyorum ama hayır, burada bir selam yok. 🙂 Kırmızı çok sık giyindiğim, giyince kendimi iyi hissettiğim bir renk. Kırmızı renkli her şey ilgimi çekiyor. Öykünün anlatıcısı da bana benziyor. Sevgili Mehmet Erte, henüz ilk kitabım çıkmadan önce birkaç öykümü okumuş, “Renklerden çok etkilendiğin belli, öykülerinde her şeyin rengini yazıyorsun,” demişti, haklıydı!
Çehov’un tüfeği meselesine gelince… Hayır. Herhangi bir matematik ve formül olduğunu düşünmüyorum. Öykünün, aslında sadece öykünün değil tüm sanat dallarının benim için tek anahtarı “samimiyet”.
“Sonbahar Haberleri” çiçeklerle ilgili ne kadar bilgi sahibi olduğunuzun resmini çektiğiniz bir öykü olmuş. Diğer bazı öykülerde de çiçekler çok yakınımızda duruyor. “Sonbahar Haberleri” için hazırlanırken nasıl bir ön çalışma yaptınız? Zaten tanıdığınız, bildiğiniz bir alan mıydı yoksa bir işçilik kısmı var mı?
“Çiçeğin kendisini mi yoksa rengini mi daha çok sevdiğimi anlayamıyor ve cevabını bildiğim bir soru soruyorum.” Sizce çiçeğin kendisi mi, rengi mi yoksa kokusu mudur asıl sevilen?
Ön çalışma yapmadım. Çiçekleri çok sevdiğim için çoğunun adını biliyorum. “Gelip Geçtiğim Şu Dünyada Sevdalandığım Şeyler Ansiklopedisi” diye bir fikir dönüp dolaşıyor kafamda. Böyle bir şeyi günün birinde gerçekten yazarsam maddelerin yarısı çiçekler ve ağaçlar olur. Yaseminleri (“Rüyanın Oltasında” yasemin dolu değil mi?), mor salkımları, kardelenleri, kokulu menekşeleri, sarı laleleri, mabet ağaçlarını yazarım.
Bu soruya cevap vermek için sevdiğim ve sevmediğim çiçekleri geçirdim aklımdan. En sevdiğim çiçeklerden biri kamelya. Kokmuyor ve sıradışı bir rengi de yok. Ancak, kat’ı sanatının doğadaki en büyük temsilcisi gibi, geometrik, kat kat bir çiçek. Bu açıdan bakınca en önemli olan şekli diye düşünüyorum. Ancak bu sene en çok gülibrişim ağacının çiçekleri ve yapraklarıyla ilgilendim. Binbir Gece Masalları’ndan çıkmış gibi, zamana değil zaman dışına aitlermiş gibi duruyorlar. Demek ki çiçeklerin verdikleri duygu, çağrıştırdıkları, onlara yüklediğimiz anlamlar da önemli. Örneğin, öyküdeki anlatıcı gibi gerberaları ve özensizce, bir ödev gibi alınan kırmızı gül buketlerini, kocaman, renklendirilmiş papatyaları, marketlerde satılan orkideleri sevmiyorum. Anlam kaybına uğruyorlar çünkü.
Finaldeki “Mektup” öykünüz yazma meselesine dair kafa yormamızı sağlayan bir öykü olmuş. Sait Faik’in Mektup’undan bir başlangıç seçmişsiniz kendinize. Sait Faik’in öyküye karşı yaklaşımı, tarzı ve yazdıkları sizi nasıl etkiledi/etkiliyor? Mektup öyküsünü “sen” diliyle yazmaya nasıl karar verdiniz? Anlatıcının sesini seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?
Sait Faik okurken onun koluna girmişim de beraber dolaşıyormuşuz, beraber söyleniyor, sohbet ediyormuşuz, sanki ona “Çok haklısın,” ya da “Yapma be Sait Abi!” demem gerekiyormuş gibi hissediyorum. “Çarşıya İnemem” öyküsünü ele alalım mesela. “Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanırım. İyi oldu.” şeklinde başlıyor. Bu iletişim halini çok seviyorum. Kendim de yazdıklarımda bu iletişimi, yalın bir sohbet halini önemsiyorum. Bu sebeple “Yazdıklarını okurken seninle geziyormuşum, yanımdaymışsın gibi hissediyorum,” diyenler olduğunda çok seviniyorum.
Genelde “ben” diliyle yazıyorum çünkü bahsettiğim iletişimi en rahat bu şekilde kuruyorum. Ancak “Gör İhtarı”nın son öyküsü “Ve Şimdi!”yi “sen” diliyle yazmıştım. Bu dili kullanmanın kitaplarımda bir kapanış geleneği olmasını istedim. Ayrıca “sen dili”nin o öyküde sorduğum soruları daha etkili hale getirdiğini düşünüyorum.
Kitap dışında, yazma sürecinize değinecek olursak… Yazı masasının başına geçmek önemli bir mesele. Nasıl başlıyor sizin süreciniz ve kendinizi yazma konusunda nasıl disipline ediyorsunuz? Tıkandığınız, yazamadığınız zamanlarda nasıl kurtuluyorsunuz bu çıkmazdan?
Yazı masasının başına geçmeden yazamayan biri değilim, her an yazabilirim. Metrodayken aklıma bir fikir gelir ve aniden telefonuma yazmaya başlarım. Parkta otururken bir fikir gelir onu yazarım, geceleyin uyanırım aklıma bir şey gelmiştir, onu yazarım, sohbet esnasında aklıma bir şey gelir, karşımdakine “Bana bir saniye verir misin, bir şey not edeceğim,” derim ve o an aklıma gelen fikri yazarım.
Aslında her gün yazıyorum ama yazdıklarım öykülerin parçaları değil. Yani kafamdaki belirli bir öyküyü ısrarla tamamlamaya çalışmıyorum; her gün bir şeyler yazıyorum ve o yazdıklarım zaman içinde, kendiliğinden bir öykü oluyor. “Her Güne Bir Cümle” adında dört senedir devam ettiğim bir serim var. Bu seride yazdıklarım gerçekten bir cümle olabilir (Örneğin iki gün önce sadece şunu yazdım: İstanbul’a gülümsüyorum) bazense aklıma takılan bir şeyle ilgili uzun paragraflar olabilir. Bunların hiçbirini bir öykü olması niyetiyle yazmıyorum ama sonradan baktığımda onlardan çok yararlanıyorum.
Tıkandığım elbette oluyor ama tıkanmanın sonunda beni güzel bir yazının beklediğine ve bazen de beklemek gerektiğine inanıyorum. Şu an yeni kitabımı yazıyorum mesela. Baktım ki istediğim gibi gitmiyor, o zaman “Tıkandım! Yazamıyorum!” diye kendimi tüketmek yerine bekleyeceğim. Doğrusu ben genel olarak bekleyebilen bir insanım, en güzel öykü için de beklerim, hiç sorun yok!
Metinlerinizle ilgili, çevrenizde ilk okumaları yapan, görüşlerini/eleştirilerini aldığınız kişiler var mıdır? Varsa bu kişiler sizin yazma serüveninizi nasıl etkiledi?
İlk öykülerimi yazarken çok heyecanlıydım. Yakın olduğum herkese okutuyordum ama sonra vazgeçtim. Artık kendime saklıyorum. “Rüyanın Oltasında”yı yayınevine teslim etmeden önce bir kişiye dahi okutmamıştım.
Kitap için ne tür dönüşler aldınız? Siz, özeleştiri yapacak olsanız, “kitapta şu daha iyi olabilirdi” diyebileceğiniz neler var?
Kitapla ilgili yazılar yazıldı ve bana okurlardan pek çok yorum geldi. Hepsi beni çok mutlu etti çünkü bugüne değin hiç olmadığı kadar anlaşıldığımı hissettim. Bu anlaşılma duygusu gözlerimi bile doldurdu…
Bir okur, karşıya geçerken, yaya trafiği ışıklarını gördüğünde Leyla Hanım ve Ozan Bey’i selamlamaya başladığını yazdı bana. Benim en çok istediğim şeylerden biri de okuduklarımızın hayatımızda bazı şeyleri değiştirmesi, hayatımıza yeni ve güzel şeyler eklemesi. Eğer trafik ışıklarında sıkılarak bekleyen bir yaya, Leyla Hanım ve Ozan Bey’i selamlayarak bir an olsun mutlu olursa ben daha çok mutlu olurum!
Kitap yayımlandıktan sonra “keşke”lerle ilgilenmiyorum. Daha iyi olabilecek noktalar vardır belki fakat “daha iyi” yerine sadece “iyi” olan noktalar da kitaba dair çok şey söylüyordur. “Rüyanın Oltasında” iyi ve daha iyi yönleriyle bir bütün artık…
Başucu kitaplarınız, tekrar tekrar okuduğunuz yazar ve/veya kitaplar neler? Çağdaşlarınızdan kimleri okuyorsunuz?
Tekrar tekrar okumak denince aklıma “Lizbon’a Gece Treni” romanı geliyor. Bu kitabı her zaman baştan sona okumasam da arada sırada açar, en sevdiğim yerlerine göz atarım. Hatta bu soruyu cevaplarken yine açtım. “Geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli şeylerin izleri olsa bile?” cümlesinin altını çizmişim, o çıktı karşıma.
O halde bir “sevdiğim” listesi geliyor benden: Oktay Akbal’ın “Aşksız İnsanlar”ı, Adalet Ağaoğlu’ndan “Savun Sevdam Sen Savun”, Refik Halit’in “Ağaç ve Ahlak” ve “Hep İstanbul” kitaplarında toplanan denemeleri, Sait Faik’in ve Nezihe Meriç’in tüm öyküleri, Selçuk Baran’ın “Haziran”ı, “Aylak Adam”, “Huzur”, “Kafamda Bir Tuhaflık”, Binbir Gece Masalları’nın ALFA yayınlarından çıkan Alim Şerif Onaran çevirisi, Kerem ile Aslı hikâyesi, “Yer Demir Gök Bakır”, Pessoa’dan “Uzaklıklar ve Eski Denizler”, ”, Selim İleri’nin İstanbul ve yemek üzerine deneme kitapları… Ve çok daha fazlası…
Söyleşi için size ve tüm Yazı İşleri ekibine çok teşekkür ederim. Çok sevgilerimle.
YAVUZ YAVUZER
Bir yanıt yazın