Nis Tuğba Çelik ile Söyleşi – Gülcan Ayral

 

Sizi biraz tanıyalım. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezunsunuz. Tiyatro oyunculuğu eğitimi almışsınız. Filmlerde oyunculuk deneyiminiz olmuş. Karanlıkta Kanto ilk öykü kitabınız. Bunların dışında sizi siz yapan, bugünkü Nis Tuğba Çelik’i inşa eden detaylardan biraz bahsedebilir misiniz?

Böyle sorunca cevaplaması zor oluyor çünkü detaylar bir iki tane değil, bir sürü. Ama saydığınız oyunculuk, sosyoloji ve yazarlık bunlar birbiri ile temasta olan ve konuşan alanlar. Karaman’da doğduğum için üniversitede İstanbul’a geldiğimde büyük şehrin birçok imkanından yararlanmak için oradan oraya koşturuyordum. Sosyoloji Bölümü’nün bana kattığı teorik anlamda olan şeyi sahnede oyun oynarken tartmaya birbiri ile konuşturma imkânı buldum. O dönem çok keyifliydi gerçekten hem oyun oynuyordum hem de oynadığım oyunun toplumsal düzeyde ne demek olduğunu anlamlandırmak için kafa yoruyordum ve tabii ki yazıyordum ama ne yazdığımı bilmeden. Bazen günlük gibi oluyordu, bazen mektup, bazen birilerine şiir ki birisine şiir yazmak pek hoş olmasa gerek… Bütün ilgilerimin ve biriktirdiklerimin sonucunda öykü yazmak benim için harika bir zaman olarak başladı. Bu kitabın içinde olduramadığım bir sürü şey de var. Olmayan zamanla form değiştirip tekrar karşınıza çıkıyor ve onu anlatmak kalıyor geriye. Biraz umutsuz ve belirsiz bir zamanda yazmaya başladım ama her bir öykü benim için yeniden ayağa kalkmak gibiydi. Hepsini bir arada görmek büyük bir neşe kaynağı benim için.

 

Çoğu yazar için hikâyeye başlamak, o ilk harekete geçirici ateşleme işin en zor tarafı. Sizin öyküye başlama motivasyonunuz nedir? Yazma serüveni sizin için ne zaman başladı?

Yazıyordum ama yazdığım şeyin ne olduğunu bilmiyordum gerçekten. Tabii zamanla daha çok okudukça ne yapmak istediğinize ya da istemediğinize dair bir fikriniz oluyor. Çalışırken, okurken bazen kendi yöntemlerimi geliştiriyorum. Mesela çok sevdiğim bir öyküyü el yazısı ile deftere geçirip tekrar tekrar okurum. Ya da sevdiğim yazarların öykülerini sesli okuyup kaydedip gün içinde dinler ve öykünün can alıcı yerlerini beni etkileyen bölümlerini kaydederim bu adeta bir kas gibi çalışmaya başlar bende. Şu zaman başladı diyemem o yüzden, dünyaya olan merakımın başladığı an desem belki biraz abartmış olurum ama inanın ne zaman başladığını bilemiyorum. Bana insan başkayı/diğerini/ ötekini hayal etmeye başladığı ve onu kalıcı kılmak istediği an yazmaya başlıyor gibi gelir.

 

Nis çok değişik, tınısı çok güzel bir isim. Birkaç yere baktığımda giz, gizlemek anlamına geldiğini gördüm. Bu anlam öykülerinizle de örtüşüyor. Hep bir giz, görünenin arkasında bir şeyler var gibi. Yazarlık tarafınızda bunun etkisi var mıdır sizce?

Nis seçilmiş, Tuğba ise atanmış ismim. Kendi ismimi koymaya karar verdiğimde Nis’in gizem anlamına geldiğini bilmiyordum. Dediğiniz gibi tınısını ben de çok seviyorum ve üç sesli olması da hoşuma gidiyor. Ama kelimeyi “nisyan” yani unutuş, unutan olarak biliyorum ve yanılmıyorsam “insan” kelimesi de kökenini buradan geliyor. “Nisyan” kelimesinin kısaltılmışı gibi Nis. Kendine bir isim bulmak çok keyifliymiş, yeniden doğuyorsun, geçmişe temiz sayfa açmak gibi. Bende yazarlığı ortaya çıkardığı için de çok ayrı bir yerde duruyor. Söylediğiniz bağlamda olması da çok hoşuma gitti. Eğer gerçeklik çizgisel ve akıp giden bir şeyse sanki ben on çizgiyi kırıp o kırılmanın sonucu ortaya çıkan derin çukurda kaybolmak istiyorum sık sık. Orada da bir his var, bir gerçeklik var deyip biraz çukurda oynayıp çamura batıp tekrar o çizgisel olana döndüğümde çukuru anlatmak istiyorum ama bu hep çizginin üstünde olan birisi için gizem gibi olabilir. Hâlbuki zamanla onun da başka türlü bir hakikat olması gerçeği var benim için. Bir de tabi gizlenmek çok açıkken de olabilir. Poe’nun Çalınan Mektup öyküsünde anlattığı gibi. Bazen gizlenen gözümüzün önündedir ve onu görmeyiz. Nereden ve nasıl baktığınla ilgili olsa gerek. Öykülerde bir gizem var, diyemiyorum o yüzden tam olarak. Zaten çok açık bir şeyi yeniden ve kendimce anlatıyormuşum gibi geliyor bazen de.

 

Günümüzde ilham verecek çok konu olsa da koşullar odaklanmaya, üzerinde tefekkür etmeye müsait değil. Çok fazla uyaran var, iş var, koşturmak zorunda olduğumuz alanlar var. İlhamla mı yoksa tasarıyla mı kuruyorsunuz öykü dünyanızı?

Bu ara Rollo May’in Yaratma Cesareti kitabında söylediği bir şey var sık sık aklıma geliyor. Engelsiz, koşulların her anlamda çok iyi olduğu bir yerde yaratıcılık da pek mümkün değildir. Zaten doğası gereği ilham dediğimiz de yaratıcılık dediğimiz de eylemekle mümkün. Ne zaman bir engelle karşılaşıyorsun onu çözmek için istekliysen tabii uğraşıyorsun o zaman varlığa dair bir şey değişmeye başlıyor. Bütün saydığınız engel gibi olan şeyler aslında işin bir parçası ve onlara rağmen demek istemiyorum ama onlarla birlikte “nasıl” sorusunu sormak gerekir. Ayrıcalıklı bir zamana ihtiyaç varmış gibi ama her zaman olamayabilir ve o koşulda ortaya ne çıkıyor buna bakmak gerek. O yüzden ilham da gökten zembille inen bir şey değil her zaman inşa edilmesi zorunlu bir şey. Tabii çok fazla çalışarak ve merak ettiklerinin peşine inatla düşmek… İlham ancak öyle var olabilir.

 

“Cortazar’ın Köpeği”nde kahramanlardan biri, başa gelen her şeyin dokunup, koklayıp sezebilme şartıyla hikâye olabileceğini söylüyor. Nis Tuğba Çelik, buna katılıyor mu?

Her zaman değil. Hikâyeyi hikâye yapan şey, ki karakter de şerh koymuş “koklayıp, sezebilme şartıyla,” diye. Karşılaşılan ya da şans eseri başa gelmiş gibi görünen şeyi hikâyeyi anlatacak, aktaracak olan özne nasıl bir anda, hâlde buyur ediyor?  Benim için orada sözcüklerden ziyade onun arkaiği olan duyular ve sezgiler giriyor devreye. Henüz söze gelememiş, tanımlanamamış bir yer var, oraya dokunuyor mu, saplanıyor mu, yoksa öylece yanından geçiyor mu? Yani başa gelen şey her neyse onu karşılayan ben de onu neden seçiyorum ya da onu söze dökmeye çalışıyorum? Bu bana yazmakla ilgili hiçbir zaman çözemeyeceğim bir büyü gibi geliyor.

 

Kurgularınız çok kuvvetli. Flash-back’ler, bilinçaltı, rüyalar… Tarzınızda biraz mistisizm de var mı ya da sadece gerçeküstücü diyebilir miyiz? Siz kendi tarzınızı nasıl tanımlarsınız?

Jean Genet ile ilgili çok güzel bir anekdot var: hizmetçileri yazdığında birisi Genet’e hizmetçilerin gerçek hayatta böyle konuşmadığını ve yazdığı şeyin o yüzden çok inandırıcı olmadığını söylüyor. Bunun üzerine Genet’in cevabı şöyle oluyor “Hizmetçiler geceleri uykumda benimle böyle konuşur, bana böyle fısıldar,” gibi bir şey söylüyor. O yüzden neyi kastediyoruz “gerçek” derken? Bana epey parçalı bir şey gibi geliyor özellikle edebiyatta. Mesela sık sık duyarız, “o karakter öyle konuşmaz, bu karakter böyle yemek yemez,” gibi ama bu yaratılan yoktan var edilen bir karakter sonuçta. Bunları söylerken referansımız nedir; gerçek hayat mı? O nerede ve kimin gerçeği dediğimizde de yine bambaşka sonuçlar. Mesela Cortazar Ele Geçirilen Ev öyküsünün tamamen gördüğü bir kâbus üzerine yazdığını anlatır, gece uyanıp pijamalarıyla masa başına oturup yazmıştır. Öyküde de iki kardeş evde her zamanki gibi bir gün geçirirken bilinmeyen kimseler tarafından ev yavaş yavaş ele geçirilir. Bu öykü bana çok gerçek gelir mesela. Sanki ikili bir dünya tefekküründen ziyade her zaman arada müphem, belirsiz bir yerde daha var. Oranın peşine düşüyorum ve oraya gerçeküstü ya da mistik demezdim. Gerçeğin ta kendisi gibi geliyor.

                     

 

 

Öykülerinizin en dikkat çeken yanlarından biri, her birinin bir puzzle’ın parçaları gibi olması. Bir resmin içindeki boş parça, başka bir öyküdeki parçayla aydınlanıyor. Bir yan karakterin başka bir öyküde ana karakter olması; “gözyaşı şişesi,” “ceket” gibi nesnelerin farklı öykülerde kullanılması okuyucuya sürükleyici bir oyunu takip hissi veriyor. Bu, okuru da öyküye dahil eden, özellikle tasarlanmış bir model mi?

Söylediğiniz gibi böyle tasarlasaydım yazamazdım. Elbette hissettiğim, sezdiğim şeyler oldu. Kitaptaki beş tema benim zaten uzundur üzerine düşündüğüm şahsi tarihimde de epey kafa patlattığım temalar ama onun ötesinde bir şey daha var. Bunların dışında nerdeyse tüm öykülerin de ortak teması olan başka temalar da var mesela ölüm, ayrılık, yas gibi… Fakat bunların hiçbiri de tasarlanmadı. Öyküler ortaya çıktıkça birbirleriyle konuşmaya başladılar. Benim de hayret ettiğim oldu. Sanırım yazmanın en çok bu yanını seviyorum bir şey için oturuyorsunuz, onu yazarken öldürdüğünüzü ve vedalaştığınızı düşünürken başka bir şey peyda oluyor ve dolayısıyla hiç bitmiyor.

 

Öykülerinizde Agnes Varda, Edgar Allan Poe, Cortazar, Buster Keaton, Pasolini gibi tanınmış sanatçıların isimlerini kullanıyorsunuz. Bunu bir selam göndermek olarak mı yorumlamalı? Sizce bu isimlerin yaptığı gibi, ilgi çeken ve kalıcı sanat eserleri ortaya koymak için gerekli olan nedir?

Mihail Şişkin’in anlattığı bir efsane var. Müebbet hapis cezası alan bir adam hakkında. Tek kişilik hücresinde tahta kaşığının sapı ile duvara bir kayık çizmeye başlar ve kayık gitgide belirginleşir. Bir sabah yemeğini vermek için içeri girdiklerinde adam da yoktur duvardaki kayıkta. Kayığa binip gitmiştir yani… Benim de öyle bir kayığım var beraber yolculuk yaptığım bu saydığınız isimlerle… Yıllardır onlarla ve daha niceleriyle o kayıkta dünyaya inat süzülürüz okyanuslarda, derelerde, göllerde suyun bin bir hali içinde. Agnes Varda ile bilinmeyen balıkçı kasabalarına uğrarız ve kayığın anatomisi hakkında söyleşiriz. Cortazar ile o kayıktayken dalıp gider olmaz olanları hayal ederiz, Buster Keaton ile kayıkta dengede durmaya çalışırız kaburgalarımızı kırma pahasına birer oyunbaz, Poe ile suyun en derindeki merak ederiz bazen ceset çıkar oradan bazen de bir gömü acıyla neşenin nasıl kadar birbirine yakıp olabileceğini düşünürken duyularımız en hassas hale gelir, Pasoli ile Iason’un uğradığı kıyılara uğrar Antik Yunan ve tragedyaları konuşuruz… Selam göndermekten daha öte aslında onlarla kurduğum ilişki. Yarattığım her şey içinde onlar zaten var gibi. Bu bahsettiğim isimlerin hepsinde kör yıkıcı bir tutku var, çok bedel de ödemişler. Baudelaire mesela Poe için şöyle der “Soylu Goethe yerine parya ayyaş Poe’yu tercih ederim çünkü o bizim için acı çekti.” Kaç yüz yıl önce olursa olsun iyi bir şeyin kalmamak gibi bir şansı yok. Bir şekilde hortlar. Tabii bedel ödemeyi güzelleyecek değilim ama hele böyle bir yerde her şeyin içinin boşaltıldığı yazarlığın, sanatın vasıfsızlaştırıldığı, ihtiyaçtan lükse dönen bir anlayışın içinde hepimiz bedeller ödüyoruz ama ne yapıyorsak onu yapmaya devam etmeli ancak böyle o tek kişilik hücreden çıkabiliriz.

 

Okurla yazarın ve eserinin en uygun ya da etkili buluşma platformu sizce neresi? Kitap, basılı dergi, dijital platformlar?

Bana kitap gibi geliyor ve klasik gücünden hiçbir şey yitirmiyor.

 

Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Nisan Erdem, Everest Yayınları tarafından yayımlanan “Rüyanın Oltasında” adlı kitabının ardından Yavuz Yavuzer ile söyleşti.

Bağlantı profilde.

@1yavuzyavuzer
@nisan.e
@everestyayinlari
...

Ekibimizin üyelerinden Selnur Güneş, “Yıldızçiyi” isimli yeni öyküsüyle Yazı Işleri’nde.

Bağlantı profilde.

@selnurgunes
...

İlayda Özcan, “İlgili Edebiyatla” isimli yeni öyküsüyle Yazı Işleri’nde.

Bağlantı profilde.

@ilaydaa.ozcn
...

Senem Balaban, “Zavallı Yalnız Bilgisayar” isimli yeni öyküsüyle Yazı-İşleri’nde.

Bağlantı profilde.

@sen_emba_laban
...

Atakan Boran’ın yeni öyküsü “Eski Güzel Günler” Yazı İşleri’nde.

Bağlantı profilde. 📌

@atakanboran1
...

Tuğrul Karataş, “Kanlı Batak” isimli öyküsüyle Yazı-Işleri’nde.

Bağlantı profilde.

@tugrulkaratas
...

Gamze Güller, Everest Yayınları’ndan yayımlanan Zürafanın Bildiği kitabının ardından Yavuz Yavuzer ile söyleşti.

Bağlantı profilde.

@gamzegullergg @1yavuzyavuzer @everestyayinlari
...

Uğur Demircan “Masal” isimli yeni öyküsüyle Yazı Işleri’nde.

Bağlantı profilde.

Fotoğraf: Aydın Akburak
...

Sudenaz Kahraman, “Kül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@sudenazzkahraman
...

Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak Atölyesi’nin son öyküsü “Bakkalın Oğlu” Sümeyye Batur’un kaleminden Yazı İşleri’nde.

@spslslsmy

Bağlantı profilde.
...

Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak Atölyesi’nin üçüncü öyküsü “Mavi Güneş” Enes Yazan’ın kaleminden Yazı İşleri’nde.

@enesyazan_

Bağlantı profilde.
...

Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak Atölyesi’nin ikinci öyküsü “Süt” Azra Ertek’in kaleminden Yazı İşleri’nde.

@azrertk

Bağlantı profilde.
...

Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak Atölyesi’nin ilk öyküsü “Radyo” Arman Yazan’ın kaleminden Yazı İşleri’nde.

@armanyazan_

Bağlantı profilde.
...

“Merhaba, ben Füruzan…”

Murat Uğurlu’nun kaleminden, üç uzun yaz ikindisinde yolunun kesiştiği Füruzan’a veda mektubu “Benim Füruzanlarım” Yazı İşleri’nde.

“İnsan olmak böyle bir şey midir acaba? Beşikten mezara upuzun, harcıâlem, manasız bir huzursuzluk…”

Bağlantı profilde.

@murat.vesaire
...

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Bu hata mesajını yalnızca WordPress yöneticileri görebilir
Hata: Erişim Tokeni geçerli değil veya süresi sona ermiş. Akış güncellenmiyor.

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close