
Kimdir şair? Nasıl biridir? İyi midir? Büyücü veyahut sihirbaz mıdır? Yoksa kanlı canlı insan mıdır? Mekanik bir iş midir şiir, kelimelerin yan yana gelmesiyle oluşan? Yoksa ruhtan dökülen midir? İnsanı rahatlatıp içindeki yarayı dağlayan mıdır? Aklın ürünü müdür yoksa aklın esaretinden kurtulan kalbin eseri mi? Bu düşüncelerle okuduğum Ah Yağmurlar, Saçların kitabı, şiirin bende bıraktığı bu izleri yeniden düşündürdü.
İyi bir şiir okuduğumda genelde şaşırır, şair nasıl kurmuş bu bağlamı diye düşünürüm. Çünkü üç kelimenin yan yana gelmesiyle yüreğe dokunup, hakikatin çekirdeğine inebilmek herkesin işi değildir. Zeki olmak veya çok kaliteli bir baltaya sap olabilmek de değildir mesele. Mesele kelimeleri bir değirmen misali yürekten öğütüp kağıtla buluşturabilmektir. Peki şiiri besleyen nedir? Büyük bir keder mi yaratır şiirleri, yoksa dağları delercesine büyük bir sevda mıdır yaratan? Reddediliş midir besleyen yoksa kabulleniş midir? Büyük mutluluklar mıdır yol açan? Mücella gözlerin gülmesiyle kalpte gerçekleşen devinim midir meydana getiren?
Şiiri yaratanın keder mi yoksa mutluluk mu olduğu belirsizdir; ancak şiiri şiir yapan asıl unsur, duygu yoğunluğunun kendi içinde kurduğu harmonidir. Düzyazı ile şiir arasındaki ayrımı belirleyen de bu uyumdur. Emre Ayvaz’ın Ah Yağmurlar, Saçların adlı kitabı, bu duygusal harmoninin belirgin örneklerinden biridir.
Emre Ayvaz tarafından kaleme alınan eser, 2025 yılında Matruşka Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Kitaptaki şiirler kırk üçten seksen beşe kadar numaralandırılmıştır. Ayrıca şiirlerin ayrı bir başlığı bulunmamaktadır. Çeşitli şiirlerde geçen dört dize bölüm başlığı gibi şiirlerden önce yerleştirilmiştir. Bu dizelerin her biri, şiirleri başlıklandırmaktan çok, okuru belli bir duygu eşiğine taşımaktadır. “Hüznü bir perde gibi asıyorum camlara.” dizesi, içe kapanan bir bakışı, “senin okumadığın sözler ziyan olmuştur.” ifadesi, karşılıksız kalan bir seslenişi, “incir ağaçlarından seni seyrediyorum.” dizesi mesafeli ama ısrarlı bir bekleyişi, “bana bir yağmur kadar inanmanı isterdim.” ise sevdanın kırılganlığını imlemektedir. Bu dizeler, kitabın bütününde dolaşan yokluk, bekleyiş ve inanç arzusunu şiirlerden önce kurarak, okuru metnin duygusal ritmine hazırlamaktadır.
İlk şiirde bir yaradan bahseder şair, hafızasında var olan. Ardından devam eder: “Senin hatıran diye iyileştirmiyorum.” Bu dizeyle daha ilk şiirde hüznü çarpıcı bir şekilde hisseder okur. Bir sevdadan her zaman iyi bir hatıra kalmasa da sonuçta hatıra hatıradır. Bunu anlatır şair. Sonraki şiirde sevda daha da katmerleşir: “Cümleler kurmasını iyi bilsem ne yazar / Senin okumadığın sözler ziyan olmuştur.” Yazdıklarının onun okumasıyla değer göreceğini belirtir şair. Bu önemli bir noktadır; kendi yeteneğinin tasdiki onun onayıyla başlamaktadır. Ama anlaşılır ki o daha okumamıştır. Bu nedenle yazdıkları ziyandır. Sonrasında keder daha da derinleşir. Onun şairle ilişkisi hâlâ olumlu yönde değildir. Yokluğu şairin hafızasında acı veren bir ateştir. Hz. İbrahim kıssasında yakma gücünü yitiren ateş, burada yokluğun ateşiyle karşı karşıya getirilir. Ancak bu kez ateş ne serinletici ne de kurtarıcıdır: “Karanlığın ruhunda süzülürken sensizlik / Çarmıha gerilmeyen yüzler ziyan olmuştur / Yokluğun hafızamda ateşle yoğrulurken / İbrahim’e dokunan közler ziyan olmuştur.”
Keder ilerledikçe şiirlerde karanlık vurgusu derinleşmektedir. Şair bir farkındalık geliştirir karanlığa ilişkin: “Şairin bir yanının mezarda olduğunu / Karanlığı içimde bulunca hatırladım.” Bu dizelerdeki diğer vurgu sadece şaire özgü olmayan, insanın bir tarafının karanlık, üzüntü ve kederde olma durumudur. Yazının başında şiiri yaratanın ne olduğu sorusuna aslında şair tarafından verilen cevap olarak okunabilir bu dizeler.
Farkındalığı devam eder şairin ve bir gülle duygudaşlık kurar. Bir goncayı daha gül olmadan solduran derdi, eskimişlik üzerinden hatırlar ve eşitler. Belki kaybolan yıllardır belki de yaşın getirdiği yıpranmışlık: “Bir gülün hangi dertle goncayken solduğunu / Neyin eskidiğini bilince hatırladım.” Sevdası vedaya dönmeye başlar ve sorar: “Baktığın aynalara veda mı edeceğim.” Ancak veda mümkün müdür bu kadar sevince? Veda da edemez şair çünkü yaşamın her yeri ona dahildir. Baktığı her yerde o vardır: “Sana benzetiyorken en narin çiçekleri / Gözlerini andıran masum gelincikleri / Vehimsiz dualara havale edeceğim.”
Yaşam hiçbir zaman doğrudan ne zarar vericidir ne de fayda sağlayıcı. Olumlu yanları dolayısıyla bazen olumsuz taraflarına sabredilir. Olumlu yanı yüzdesi düşük olsa da umut verir insana. Bu düşünce şiirlerde de görülür. Yağmurlar yağdığında kimsenin olmamasını umar şair. Ancak kaldırımlar üşümekte, çiçekler sevinmektedir. Çiçeklerin yeşerme ihtimaline karşı kaldırımlarının kalbinin üşümesine sabreder. Belki karşılıksız bir sevdaya karşı üşüyen kalp kendisinindir. Sevinç ise karşılığın yeşermesinedir: “Kimse yok zannederim yağdığında yağmurlar / Kaldırımların kalbi üşüyor biliyorum / Çiçekler sevinecek diye sabrediyorum / Bir çölü bir de beni neden anlamıyorlar.”
Çöl, şair açısından önemli bir imgedir. Önceki şiirlerinde de çöl vurgusuna sıklıkla rastlanmaktadır. Onsuzluk bir çöl olarak betimlenmekte ve gençliğin ona duyulan sevda uğruna boşuna harcanması vurgulanmaktadır: “Sensizliğin çölünde gençliğim yele verdim.” Her ne kadar gençliğin boşuna harcanması vurgulansa da şair açısından ona karşı duyulan sevdada hâlen bir umut vardır. Aynı zamanda bir umutsuzluk hakimdir. Bunun hayatın temel çelişkisinden kaynaklandığı söylenebilir: “Bir aşk ölüme yürür bir vedanın ardından”, “Bir aşk yeniden doğar çöllerin inadına.”
Şiirlerin genelinde ifadelerin kime yazıldıkları belli değildir. Altmış beşinci şiirle birlikte özne belirginleşir ve Ayende olur. “Aşkın çaresi yanmak değil midir Ayende” diyerek başlar şair. Ayende şairin Mona Rosa’sıdır adeta: “Kapılar açılacak gökyüzünde Ayende / Sana göç edeceğim sökülmüş gömleğimle / Varlığından soyunup yokluğu giyinerek / Bir şairin elinden kelimeler dilenerek / Sayfalar sararırken kaybolan benliğimle / Bir damla olacağım denizinde Ayende.”
İncir ağaçları da şair açısından önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle incir ağaçlarıyla sevdalandığı kişi arasında ilişki kurmaktadır: “Nereden bileceksin incir ağaçlarının / Hafızamda dirilen gözlerin olduğunu / Gökyüzüne sığınan dağınık saçlarının /
Kuşların bakışıyla nasıl yorulduğunu.”
Sonraki şiirde sevdası arşa çıkmaktadır şairin. İkisi arasında iletişimin sürdüğü bir mekândır incir ağaçlarının gölgesi. Şair onun anlatmasını istemekte, kendisi ise şiir kaleme almaktadır. Hafızası onun sözlerinde varlık bulmakta ve dizlerinde vuslata erişmektedir: “İncir ağaçlarının gölgesinde anlatsan / Neleri biriktirdin mücella gözlerinde / Ben de bir şiir yazsam son nefes kadar yalnız / Dağınık hafızamı seyredip sözlerinde / Kaybedebilir miyim kendimi dizlerinde.”
Şair anlatmaya devam etmektedir. Şiir, şair açısından önemli bir araçtır. Ancak sonrasında şiir, şair açısından yalnızca bir anlatım aracı olmaktan çıkmakta ve hafızanın kendisine dönüşmektedir: “Bir gün söyleyeceğim ücra köşelerinde / Şiirin hafızama nerden sözlendiğini.”
Şairin anlattıklarının öznesi daha da belirginleşmektedir. Derdini yalnızca ona, onun gönlüne anlatmak istemektedir. Gül olmadan solan goncalar tekrardan şiirin merkezine oturmaktadır. Şair bu goncaların nasıl yorulduğunu anlatmaktadır. Belki de goncalar şairin karşılık bulmayan, yeşerip gül olmayan aşkını temsil etmektedir: “Sana anlatıyorum bir tek senin gönlüne / Kanatlarımın bir bir nasıl kırıldığını / Gonca kalan güllerin çoktan yorulduğunu / Söyledim bulutların ebedi sahibine / Bir benden bir yağmurdan hesap sorulduğunu / Sana anlatıyorum bir tek senin gönlüne.”
Sonlara doğru şairin karşılıksız sevdası daha da netleşmektedir. Karşılıksız da olsa ona karşı duyduğu sevgi devam etmektedir. O hâlen şairin gözünün önündedir. Ama onun açısından şairin konumu nedir? Şairi görmekte midir? Orası belirsizdir: “Seni seyrediyorken yorgun pencerelerde / Kanlanan gözlerimi belki bilmeyeceksin.”
Bu bir bağlamda ona kendisini unutturmama, beni hatırla deme çabasıdır: “Bana bir yağmur kadar inanmanı isterdim / Ve sararan kağıtlar misali eskimeni / Hüzünler yeşertmeni simsiyah gözlerinde / Yarım kalmış şiirler hatırlatınca beni.”
Bütün bu şiirlerde sevda, karşılık bulup tamamlanan bir hâl olmaktan çok, hafızada taşınan ve vazgeçilemeyen bir yük olarak belirmektedir. Hatıra iyileştirilmez, yara kapatılmaz; dizeleri onun tarafından okunmasa da yazılmaktan vazgeçilmez. Şair için şiir, tam da bu vazgeçemeyişin dilidir. Yağmur, çöl, gül, incir ağaçları ve karanlık; hepsi bu dilin içinde, sevdanın farklı hâllerini taşıyan imgeler olarak dolaşmaktadır. Eser, okura bir hikâye anlatmaktan çok, onu bu duygusal harmoninin içine davet eden bir kitap olarak okunabilmektedir. Şiir, burada, sonuca ulaşan bir ses değil; eksik kalan, ama yine de susmayan bir çağrıdır.
TALHA KUTAY
Bir yanıt yazın