Bir İnci – Selnur Güneş

“Ömer’e sadece salam, peynir. Merve Hanım diyette zaten. Uğur da kendi halletsin, koca adam oldu.”

Elinde bir rulo folyo, önündeki sandviçe bakakaldı. Eşini de işini de bırakmıştı. Artık hayatı buydu. Anlık bir kararla olmuştu her şey. Kazandığı fazlasıyla yeterdi. Yetmese de bulurdu bir yolunu nasılsa. Hep bulmuştu. Gocunmuyordu. Sadece merak ediyordu, zamanı o noktada durdurabilseydi ağırlığı hafifler miydi yükünün? Bunları düşünmeye vakit yoktu. Artık tam zamanlı anneydi. Anneler düşünmezdi, anneler yapardı sadece. Bir şeyler yapardı. Yemek hazırlardı. Kahvaltı hazırlardı. Ömer’in futbol maçlarına giderdi. Merve’nin ilk kalp ağrılarını dindirmeye, Uğur’u sokaklardan toplamaya çalışırdı. Onlar yokken de hep isteyip yapmaya fırsat bulamadıklarını yapardı. Öyleydi yani. Değil mi?

Çocuklarını uyandırmaya yeltenmişti ki tekrar çaldı telefon. Zar zar beynini delmişti sabahtan beri. Arayan yine halasıdır diye telefonu açmaya korkuyordu.

“Gel babanı al, iyice zıvanadan çıktı. Çıkıp çıkıp bağırıp durur. Söyledikleri de öyle aklı selim şeyler değil. Evden de bir koku, bir koku… Aman yarabbi yaklaşılmıyor. Ne yaptıysa artık içeride… Vefasızlık etme babana. Gözünden sakınırdı be halacım. Bak abilerin gurbette. Bir sensin. Hastaneye götürelim dedik ortalığı yıktı. Adam kimseleri tanımıyor, bilmiyor, diyorum. İyice bunadı. Daha ne diyeyim…”

Konuştu da konuştu. Halası bir konuştu mu susmak bilmezdi. Fırsat buldu mu yılan diliyle tatlı sert sokmayı da ihmal etmezdi. Fatoş’un kulağında bir vızıltı, halasının sesine örümcek ağları örüyordu. Ağlar yoğunlaştıkça ses zayıfladı, derinleşti, belli belirsiz bir uğultuya dönüştü. “Ölmeden yetim bıraktı beni. Unutması için bunamasına gerek var sanki,” diye içlendiyse de bir şey demedi. “Tamam hala tamam, ayarlamaya çalışacağım,” deyip kapatmıştı. Şimdi yine çalıyordu.

Oturdu telefonun yanı başındaki koltuğa. Öylece izledi çalışını. Bir telefona bakıyordu, bir yanındaki boşanma kâğıtlarına. Baba ocağından temelli ayrılmadan iki ay kadar önceydi. Babası tüm içtenliğiyle en son o gün bakmıştı Fatoş’a. Yüzünü avcuna alıp, “Aferin benim inci taneme,” demişti, “Kaymakam öve öve bitiremiyor. İlçenin adı ilk kez gazeteye çıkmış kızım sayesinde. İL VE İLÇE BİRİNCİSİ: FATOŞ ÇOLAK! Heyt be!”

Babasının gülüşü, babasının öfkelenişi, sarılışı, kaba saba adamın sadece küçük ayrıntılara incelikle yerleştirdiği miğfer gibi sevgisi.

“Kız dediğin ağaç tepelerinde ne gezer, bak parçapincik ettin dizlerini babacığım.”

“Oğlan dövmek de nesi babam, abilerine deyiversene.”

“Merkezde oku, öğretmenlik neyim. Hafta sonları gelirsin. Ben kaymakamla konuşurum. Mezun olunca buralara bir yere yaptırır atamanı. Bir kızımsın, gözümden ayıramam.”

“Ne mühendisliği! İnşaat tepelerinde. Koca koca şehirlerde. Yutarlar seni!

“Bildiğini okuyacaksan babanı unut. Bir çıktın ya kapıdan, bitti. Dahası yok. Tanımam!”

Birbirlerinin yüzüne bakmadan geçen iki ayın ardından Fatoş çıktı o kapıdan. Kıyamaz bana, dedi. Anlar nasılsa zamanla. Anlamadı. Abileri dil döktü, anaları yalvardı. Yok. Nuh dedi, peygamber demedi. Annesiyle her konuştuğunda kulağını telefona dayayıp dinlerdi kızının sesini ama Fatoş babasını telefona istediğinde çatardı kaşlarını, çıkıp giderdi kapıları çarparak. Kardeşlerini, “Bacınızı harçlıksız koymayın, ben yollarım size,” diye tembihlerdi ama sağda solda da “Beş kuruş yok ona. Babayı ezip geçmek neymiş görsün,” demekten kendini alamazdı. Fatoş okulu bitirdi. Fatoş işe girdi. Derviş Çolak, son ettiği sözden bir gün bile dönmedi.

Fatoş sevdi, “Evleniyorum baba, yeter!” dedi.  O zaman biraz rahatlamıştı Derviş Çolak. Seneler sonra ilk kez uykusunu alarak uyanır olmuştu. Bundan olacak, ince bir sızı yerleşti Fatoş’un içine evlendiği gün. Babasının sevgisinden bir gün olsun şüphe etmemişti ama aynı sevgi senelerce yetim bırakmıştı onu. Aşağılamıştı. Mahrum etmişti. “Gözümüzün önünde dursun” demekti sevgi. “Aman everene kadar gözümüz gibi bakalım”dı. Bir gözdür gidiyordu ama görmüyordu onu, bakıyordu sadece. Fatoş, annesinin yastık altındaki çeyrekler gibiydi babası için. Bir düğünde damadın koynuna takıverecek ve kurtulacaktı ağırlığından. Kurtuldu işte. “Demek buydu derdi. Beni adam yerine koymak için bile yanımda adam görmek istiyordu.” Bu fikir onu için için yedi. Babasının inadı kırılmıştı belki ama değişmişti bir şeyler. Yaralı dizlerine üfleyen babası yoktu artık. Yüzünü avcuna alıp “inci tanem” diyen de.

Son gördüğünde, ortancaya hamileydi. Anneciğinin helvasını kavurmak için düşmüştü köyünün yoluna. Eve vardığı vakit, yaşlı gözlerle babasına sarılacak olmuştu da çatık kaşlarıyla, “Nerede kaldın? Ev doldu taştı. Kim helva kavuracak?” demişti Fatoş’a. “Bok yesinler,” demişti içinden. Yine de o helvayı kavurdu. Bir daha da gitmedi köye. Sadece hâl hatır telefonları. Zamanla telefonlarına da karşılık alamaz oldu.

Şimdi nasıl açacaktı bu telefonu? Ne diyecekti açsa? “Geleyim gelmesine de telefonlarıma çıkmayan adam yüzüme bakar mı?” mı diyecekti? Ne diyecekti? Kalktı koltuktan. Büyük hayallerle çıktığı kapıdan, geride bıraktıklarından ve bir daha asla yerine koyamadıklarının ardından kazandığı ödüle, mükafatına, günden geceye senelerdir içinde inim inim inlediği hayatına karıştı.

Bir gün, kavgaya karışıp kafasını gözünü yardıran Uğur’a pansuman yaparken telefonu çaldı. Baktı, tanıdık bir numara değil, elindeki tentürdiyotlu pamuğu bırakmadan devam etti çocuğunun açılan kaşını temizlemeye. Sonra yine çaldı. Sonra yine.

“Merhaba. Fatoş Demir’le mi görüşüyorum?”

“Çolak… Neyse. Buyurun, benim.”

“Ben İncircik Jandarma Komutanı Salih Kabaş. Babanız, Derviş Çolak, dere yatağında yarı çıplak ve baygın olarak bulundu. Eşyalarını civarda dağınık vaziyette bulduk. Şu an İncircik Devlet Hastanesi’nde. Sağlık durumu iyi. Ancak akıl sağlığından emin değiliz. Gelip alabilecek durumda mısınız?”

Duyduklarından mı yoksa tentürdiyotun kesif kokusundan mı bilinmez, Fatoş’un dilinde paslı, kekre bir tat, olduğu yere mıhlanıverdi. Dili döndüğünce bir şeyler söylemeye çalıştı.

“Şehir dışındayım. Bir tanıdığımızı hastaneye yönlendiriyorum. Bilgi verdiğiniz için teşekkürler.”

Birkaç telefon trafiğinden sonra koltuğa bıraktı kendini. Ne düşüneceğini bilemedi. Çocuklar eteğine doluştu. Korkmuşlardı.

“Dedeniz rahatsızlanmış. Herkes odasına. Çantanıza birkaç günlük çamaşır koyun. Yola çıkıyoruz.”

Yol boyu merhametini sorguladı. Madem bunca yıl adına baba dediği oyuğun içini başka şeylerle doldurabilmişti, şimdi bu göğsüne saplanan ince sızı da neydi?

Çocukların irili ufaklı uyku sayıklamaları eşliğinde köyün taşlık yoluna girince pencereyi açtı. Tanıdık bir koku sardı arabanın içini. Köylerin de kokusu vardı. Hem de her birinin ayrı ayrı. Dağların, taşların, ölmüşlerinin… Yiten yahut orada duran her şeyin kokusu siniyordu mekânlara. Büyük şehirler bu yüzden insanda tanıdık bir koku bırakamıyordu, bundandı kimseyi kendine bağlayamayışı. Devasa kentlerde her şeyin kokusu birbirine öyle karışıyordu ki, o keşmekeşte kent ortaya çıkan kokuyu kimliğine yediremiyordu. Camdan sızan kokuyu içine çektikçe on yedi yaşına döndü. Dün gelmiş gibi buldu halasının evini. Arabanın sesini duymuş, çoktan çıkmıştı kapı önüne. Fatoş arabadan iner inmez söylenmeye başladı.

“Hoş bulduk hala. İçeride mi? Neyi varmış, doktor ne dedi?”

“İçeride. Alzheimer mı ne boksa. Unutuyormuş bir şeyleri. Kim olduğunu. Gitgide ağırlaşırmış tedavi olmazsa. Tam tetkik için tekrar götürecekmişiz. Geveledi işte doktor bir şeyler. Götürürüz elbet. Derviş abim bu hallere düşecek adam mıydı? Apır sapır konuşup durur. Kızım aylardır ağzından ‘Ben ölmedim,’ dışında tek kelime duymadık. Bir tutturmuş, ölmedim ölmedim. E biliyoz, ölmedin.”

“Orada ne işi varmış?

“Mezarını kazmış kuşlar. Ölmemişmiş. Ondan sebep mezarını kapatacakmış. Bir amaç, neden ararsın bir de. Sanki aklıselim bir adam… Bir babanız var, sahip çıkamadınız.”

“Kızların nerede hala, içerideler mi, gelmişken onları da göreyim?

“Dili de pabuç kadar.”

“Babam nerede?”

“Aman geç. Arka odada.”

“Çocuklar arabada. Onlarla ilgileniver,” deyip içeriye koştu Fatoş.

Yıkanıp paklanmış, uyumuştu çoktan. Babasını koca sedirin üstünde öyle iki büklüm uyuklar vaziyette görünce gözünde daha da ufaldı sanki. Bir öpücük kondurdu alnına. Buz gibiydi. Çok üşümüştü belli ki. Yatak dolabından bir battaniye alıp örttü üstüne.

“Çok yorgunum hala. Çocuklar da yolda perişan oldu. Biz bu odada kıvrılalım.”

Babasının yanı başındaki sedire uzandı, ona baktı tekrar. Ufacık kalmıştı. Zaman her şeyi yapardı, biliyordu da böylesine küçültür müydü insanı? Zayıflamak, çökmek değil, küçülmekti bu. İçindeki suçluluk duygusu kırgınlığını bastırıyordu. Koşar adım gidip sarılmak istediyse de bedenine çöken bitkinlikle başının altındaki kırlente teslim oldu. Uyandığında babası hâlâ derin, horultulu bir uykunun beşiğinde tıpkı çocukları gibi salınıyordu. Odada uçuşan toz tanelerini takip ederek tülün ardındaki manzaraya kaydı gözü. Üstündeki yorganı atınca ince bir ürperti sardı içini. Kapının arkasında asılı duran şallardan birini üstünkörü omzuna alıp ara odaya çıktı. Ev ahalisi de köydeki her şey gibi derin bir uykudaydı. Bir kuşlar, horozlar uyanıktı, bir de Fatoş. Odaya döndü. Kızına eğildi. Hafifçe sarsıp uyandırdı. Öptü. Kulağına fısıldadı, “Merve, kimse uyanmadan ben şu eve bir bakıp geleyim. Çok merak ediyorum. Kardeşlerine göz kulak ol, tamam mı kızım?” Duraksadı, uyuyan babasına göz attı, “Dedene de…” Merve, uyku sersemi gözlerini ovalayıp başını salladı.

“Tamam anne.”

Usul usul adımladı çocukluğunun sokaklarını. Dünya hızla değişirken buradaki her şeyin yerli yerinde kalmasına şaşırmıştı. Okul yolunda sayarak ilerlediği alçak bahçe duvarının dizili taşları bile ezberinde kaldığı gibiydi. Hiçbiri zamana boyun eğmemişti. İnsan da mı taştan olsaydı bir bahçe duvarı gibi sapasağlam ve aynı kalabilmek için?

Öteden büyüdüğü ev ilişti gözüne. Dile kolay, on yedi yıl. Tüm yolların vardığı o ev. Yaklaştıkça köyün kendine has taze kokusu, acı bir kokuya teslim oluyordu. Halasının söylediklerini hatırladı. Merakla hızlandırdı adımlarını. Kapı açıktı. Kolunu indirir indirmez aralanıverdi. Karafatmalar ve örümcek ağları sarmıştı her yanı. Mutfağa yöneldi. Şeker, un her şey ortalıkta, ocakta bir kazan, içinde kurtçuklar. Bir tiksintiyle elini ağzına götürdü. Kendini verandaya zor attı. Bir kaşıntı sarmıştı bedenini. Doğduğu evin yeni sakinleri üstünde geziniyordu sanki. Karafatmalar, örümcekler, kurtçuklar. Bir bulantı ele geçirdi içini. “Kız!” sesiyle irkildi.

“Baba! Ne ara uyandın? Merve nerede?”

“Kocan nerede?”

“Ben varım baba, yetmez mi?” diyemedi, “Hoş bulduk!” dedi.

“Nerede kaldın? Ev doldu taştı. Kim helva kavuracak?”

Fatoş baktı. Baktı. Baktı. Baktıkça sessizlik uzuyor, yoğunlaşıyor, yüklü bir bulut buyurganlığıyla tepelerinde dikiliyordu. Anasının cenazesindeki taze öfke yeniden gün yüzüne çıktı çıkmasına da bir “bok yesinler”e dönüşmedi bu kez. Gülecek oldu, gülemedi. Üzülecek oldu, belli edemedi. Yine elini ağzına götürdü ama bu kez tanımlayamadığı hissin çehresinde ayyuka çıkmasından korktuğundan. Babası öne atıldı yüzünde boş bir ifadeyle.

“Nerede kaldın? Ev doldu taştı. Kim helva kavuracak?”

Sırtındaki kamburuyla, titreyen elleriyle, boş gözleriyle önünde duran adam Halime’nin yağız kocası, Fatoş’un, Fatih’in ve Metin’in nalbur babası değildi. Bir çocuk vardı karşısında. Gönlünü hoş tutması, sorgulamaması gereken, hesaplaşamayacağı, hasret gideremeyeceği, kırılgan ve öngörülmesi güç bir çocuk.

“Halamda yapacağız helvayı, unuttun mu baba. Gel hadi, herkes bizi bekliyor,” deyip koluna girdi. Usulca kabul etti Derviş Çolak kızının kolunu. İçindeki oyuk kazdı kendini usul usul. Eve vardıklarında babasını bahçedeki sedire oturttu. Göz ucuyla çocuklara baktı. Üçü de uyuyordu.

Mutfağa yöneldi. Dolapta bulduğu bir tencere çorbayı ısıtıp elinde bir kâseyle bahçeye döndü. Oturdu yanına. Kaşık kaşık içirdi çorbayı. Yüzünü inceledi. Kırışıklıklarını, ifadesizliğini. Çocukluğundaki babasını aradı gözlerinde. Silinmişti birçok şey belli ki. Yine de kıvrık kaşlarını çatıp öfkeyle baktı yüzüne.

“Nerede kaldın? Bize bakacaktın?”

Belli ki bu meret, anıları da insanları da silip süpürüyordu ama huya suya pek ilişmiyordu. Onu var eden her şey yok olmuştu ve bundan memnundu. Unutmamaya değer gördüğü bir şey olmayınca, unutmayı da dert etmiyordu insan. Derdi zoru unutulmaktı. Ya unutulursam. O kibirli tonlamasıyla, despotluğuyla, “Unuttun!” dedi.

“Tuzu mu?” dedi Fatoş bir hışımla, “Hemen getiriyorum.” Boğazında düğümlenen hıçkırığı mutfak duvarlarına kusmaya, içeri koştu.

Bir hafta geçti. Babasını yıkadı. Babasını doktora götürdü. Babasının ilaçlarını aldı. Babasının karnını doyurdu. Köye gelişiyle dördüncü çocuğuyla tanıştı ve yapması gerekeni yaptı. Anneler düşünmezdi. Anneler yapardı. Baba ocağını pirüpak etti. Örümcekler, karafatmalar, kurtçuklar gitti. Bu evi on yedi yaşında bıraktığı hâline getirmek için ne gerekiyorsa yaptı. Baba ocağının verandasından eve baktı. Dışarıdan her şey bıraktığı gibi görünüyordu. Aradan onca yıl geçmemiş gibi… Verandadaki sedire oturdu, sigarasını yaktı. Tam keyifle içine çekecekti ki uzaktan halasının yaklaştığını gördü. Gözünü devirdi. Sigarasından bir nefes alıp ardı ardına sıralanacak yergilere bir siper hazırlar gibi iki eliyle ceketini çekiştirip önünde kavuşturdu.

“De bakayım derdin ne? Bunca yıl geçti. Geçiştirip duruyorsun.”

“Bir şey olduğu yok hala.”

“Kızım salak bilme beni. Marazlığımdan demiyorum. Hâlin hâl değil. Baban en çok seni severdi, az çektirmedi biliyorum ama inadı pisti işte.”

“En çok beni severdi.”

“Okumana mâni olmadı. Sevdin, evlendin. Gezdin, tozdun. Hayatını kurdun. Hangimizin babası böyleydi? Babanın gözünde bir inciydin.”

“Bir inci. Evet.”

“Senden kopamadı. Ondan hırçındı. Korktu. Artık anasın, bilirsin.”

“Seviyor, biliyorum. Korktu, onu da biliyorum. Anasına bakar, bize bakar, yakında olsun, adı çıkmasın, aman tez elden everelim…”

“E ne var? Bu böyle. Kız evlat evin neşesidir. Direğidir. Bakar büyütürsün, yaşlanırsın, o sana bakar. Ne var bunda?

“Dayağı bile yalandandı hala. Metin’le Fatih’e ha babam vururdu da bana şöyle yalandan iki sille.”

“Baban döverken canını yakmadı diye mi öfkelisin yani?

Sanki kırk dört sene boyunca içinde birikmiş bir kahkaha, can havliyle dışarı attı kendini. Fatoş’un gözlerinden yaşlar geliyordu gülerken. Yıllar yılı gördükleri, hissettikleri, okudukları ve bildiklerini bir sigara molasının iki dumanı arasında halasına açıklayamayacağı belliydi. Bazı şeyleri değiştiremeyeceği de.

“Bi acayipsin vallahi Fatoş. Kız ortalık yerde anlatmadın de mi bunu?”

“Yok hala, yok. Anlatmadım. Yemek hazır. Merve’yle Uğur sofrayı kuruyor. Gelmişken ye sen de.”

“Eh iyi madem.”

Önce babasının karnını doyurdu. Bir güzel sedire yatırdı. “Ölmedim,” dedi Derviş Çolak, “Ölmedim.”

Duymazdan geldi. Masaya döndü. Çocuklarının itişip kakışma sesleriyle yemeğini bitirdi. Tabağını alıp mutfağa gitti. Un, şeker, yağ. Dizdi tezgâha. Bir tencere çıkardı. Ocağın altını yaktı. Dilinde bir türkü, mırıldana mırıldana kavurdu helvayı. Çocukluk anılarının; bildiği, tanıdığı babasının helvasını kavururken içeride oturan dördüncü çocuğunun helvayı nasıl bulacağını düşündü. Beğenir miydi?

Evi saran tatlı kokuyu soluyup mutfak masasına kuruldu. Bir sigara daha yaktı.

“Ölmedin, baba,” dedi. “Ama helvan hazır.”

Selnur Güneş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Van’da genç yazarlara, “Fikirden Kurmacaya Bir Öykü Yaratmak” isimli bir atölye veren Serpil Canalan bu yolculuğunu “Bir Çizgili Defter Meselesi” yazısıyla kaleme aldı.

Bağlantı profilde.

@serpilcnln
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ceza” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Ahmet Erkam Saraç, “Sakın Efsane Söyleme” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@aerkamsarac

Bağlantı profilde.
...

Oğuz Dinç, “Herkesin Derdi Kendine” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@oguzdinc_official

Bağlantı profilde.
...

Dilara Ulu, “İzafi Mesele” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

@dileabag

Bağlantı profilde.
...

Mehmet Can Şaşmaz, “Ödül” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@mehmetcansasmaz
...

Hatice Tosun, Duygu Terim’in “Aslında Her Şey Yolunda” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@htc.tsn
@duyguterimm
@notoskitap
...

Patricia Engel’in “Aida” isimli öyküsü Zeynep Rade çevirisiyle Yazı Işleri’nde.

Link bağlantıda.

@patricia__engel @zeyneprade
...

Gizem Eroğlu, Sergey Arno’nun “Kapılar” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde.

@gizemm.eroglu
...

Taner Gülen, “Veçhe Farkı” isimli yeni denemesiyle Yazı İşleri’nde.

“Onca şahesere rağmen yazmayı sürdürürüz. Bir yere varmayacağını bildiğimiz bir devamlılığın eline bırakırız kendimizi. Eğer tersi geçerli olsaydı Shakespeare’den, Dostoyevski’den, Kafka’dan, Joyce’tan sonra hiç kimse kalem oynatmaya, tek bir laf etmeye kalkmazdı.”

Bağlantı profilde.
...

Yavuz Yavuzer, yakın zamanda Sel Yayınları’ndan yayımlanan “Âlemciler” isimli öykü kitabının yazarı Zafer Doruk ile söyleşti.

Link bioda.

@zaferdoruk421 @1yavuzyavuzer @selyayincilik
...

Lydia Davis’in yeni kitabı Our Strangers’tan kadınlığın aşamaları ve bir kız çocuğundan bir kadına dönüşmenin kafa karıştırıcılığı üstüne bir yazı, “Hayatımdaki Yeni Şeyler” Yazı Işleri’nde. Müge Oskay çevirdi.

Bağlantı profilde.

@mugeoskay
...

Deniz Büyükbozkırlı, “Yalnızlara Özel Menemen” isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

“Menemenimi sahanıyla televizyon karşısındaki sehpaya taşıyorum. Ekranda adamın biri atölyesinde eyer yaparken atının geçirdiği kazayı, bacağındaki yarayı anlatıyor. Dünyaya at olarak gelmek ister miydim? Sağlam bir çifte atıp dört nala kaçmak? Aklım hep başka yerde, hep yanlış yerde…”

Link profilde.

@denizaybozkir
...

Şenay Eroğlu Aksoy, Boşluğun Kıyısı isimli öyküsüyle Yazı İşleri’nde!

Bağlantı profilde.

@senay.eroglu.aksoy
...

Salihcan Sezer, Cemil Kavukçu’nun yeni kitabı “Gölgeli Muhabbetler” üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nden okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@monbey
@canyayinlari
...

Senem Balaban, Olive Senior’ın “Lolipop” isimli öyküsünü Yazı İşleri için çevirdi.

Bağlantı profilde. 📌

@sen_emba_laban
...

Fırat Yılmaz, “Bamyasker” isimli yeni öyküsüyle Yazı İşleri’nde.

“Bamyaskerler hepinize söylüyom. Düzgünce diziliverin bakalım şimdi. Sen büyük bamyasker! Senin görevin en son kurumak. Sen kuruyunca tüm hepiniz kuruyacak. Öyle gelip, toplucam sizi. Oldu mu? ... Oldu komutanım Samet Paşa!”

Link bioda.

@firatyilmaz12
...

Yakın zamanda YKY’den yayımlanan “Ustam Diyorum Öldü” adlı kitabının ardından Makbule Aras Eyvazi ile Yavuz Yavuzer söyleşti. Link bioda.

@arasmakbule @1yavuzyavuzer @yky_yayinlari
...

Zeynep Rade`nin çevirisiyle "Bir Biyografi Yazarına Mektuplar - Joyce Carol Oates" şimdi Yazı-İşleri`nde. Link profilde. 📌
@zeyneprade
#birbiyografiyazarınamektuplar
...

Gülcan Ayral, Erkan Karaaslan’ın “Kaplumbağalar Ölmesin” kitabı üzerine yazdı.
Yazı İşleri’nde okuyabilirsiniz.

Bağlantı profilde.

@erkan__karaaslan
@gulcanayral
@selyayincilik
...

Yazı İşleri


Künye

Yayın Yönetmeni

Murat Çelik


Yayın Kurulu

Duygu Değirmenci

Elif Yeşilkaya

Eris İnal

Fırat Yılmaz

Gülcan Ayral

Hatice Tosun

Müge Oskay

Salihcan Sezer

Tolga Esat Özkurt

Yavuz Yavuzer

İletişim

[email protected]

Press ESC to close